• Font boyutunu büyüt
  • Varsayılan font büyüklüğü
  • Font boyutunu küçült
Font +-

Serander.Net © | Karadeniz Kültürü - Karadeniz Bölgesi tarih ve kültürü

Serander.Net 3. Yılında!

Anasayfa > Adnan YILDIZ > Zamanlar...
Zamanlar...
Adnan YILDIZ
Yazar Adnan YILDIZ   
Cuma, 16 Ekim 2009 20:53

Bu zamanlardaydı, harami rüzgarların aynı dallardaki cevizleri ayrı ayrı yerlere düşürüp ayrı dalların yaprakları ile üzerini örttüğü, mısırların biçilip, alafların çıtıman yapıldığı zamanlar.

Mısırlar seranderlere, fasülyeler turşu küplerine konmuş, keş torbaları duvarlara asılmıştı. Buruşuk elmalar yiyerek mısırların soyulacağı, ellerimiz donarak küplerden bostan turşusu arayacağımız zamanlardı artık.

Okula başlamıştık yine, defterlerimiz kapsız kalemlerimiz yedeksizdi. Sınıflarımız ise birleştirilmişti. Her sabah götürmediğimiz zaman okula alınmayacağımız odunlar ısıtacaktı, donmuş parmaklarımızı. Tahta karası önlük karasıyla, tebeşir beyazı kar beyazıyla birleşecek, katmerli renklerimiz olacaktı, siyah-beyaz o zamanlarda.

İşte biz o zamanlarda,

“Hüseyin Dayı” oynardık, her bir çukura taş diye bırakırdık hayallerimizi yeşersin diye. “Süldür” de oynardık, değnekle vururduk çeliğe çok uzaklara gitsin diye. Bilirdik aslında bir gün bizlerin çeliklerden daha uzaklara gideceğimizi. Bütün oyunlarımıza bir anlam yüklemiştik.

Radyolarımızın kısa dalgalarında dinlerdik, en efkarlı cızırtıları ocak başlarında. Gaz lambasının isli on iki numara camlarında canlanırdı, büyükbabalarımızın ve büyükanalarımızın hikaye kahramanları.

Düğünlerimiz olurdu, bacaların üzerine kurşunlarla yazılırdı, damatların evlilik tarihleri.  Bizler boş kovan toplardık. Bu yüzden ‘‘gelin alıcı giderdik’’. En çok boş kovanı gelin evine yaklaşınca toplardık. Hem sevinir hem üzülürdük, ata binmiş gelinin kırmızı duvaklarının üzerinden atılan şekerleri toplarken. Çok ağladı derlerdi ama biz ağlayan gözlerini hiç göremezdik.  Daha sonra da soramazdık. Çünkü bir ay hiç konuşmazlardı. Adetmiş.  Herhalde çok ağlamışlardır.

Çünkü bizim de bir zamanlar gelin olmuş analarımız vardı. Sırtından yük inmeyen ve üzeri hiç kurumayan, biz ve diğer yükler. Kendi dokuduğu kolanla sarardı sırtına bizi ve diğerlerini. Hem bizi doyurur hem mallarını ve ayrıca kocalarını. Hem mallara “ge gızım ge oğlum” der hem bize. Biz kıskanırdık bazen malları ama mallar kıskanır mıydı bizi bilemiyorum.

Cenazelerimiz olurdu. Yakınımız değilse ölen, en iyi ağlayan kim onu tespit etmeye çalışırdık. Mezarlıkta dağıtılan ekmek ve helvaları alanların birçoğu gülmeye başlamışlardı bile. Bir de hocalar gülerdi. ‘‘Kabültü; kabültü’’ diye elden ele gezdirdikleri paralar kaybolunca. Biz de anlardık bazı zamanlarda ateşin düştüğü yeri yaktığını, candan parça kopunca.

Okul gezilerimiz olurdu. Görmediğimiz yerler değildi gideceğimiz yerler. Genelde her yıl aynı yerlere giderdik birkaç okul birlikte. Ama bize çok uzaklara gidiyormuş hissi verirdi nedense. Diğer okulların çocuklarına bakardık, bizden farkları var mı diye. Öğretmenleri karşılaştırırdık. Öbür okulun öğretmeni çok güzel bağlama çalardı. Maç yapardık. Kara lastiklerimizle vurduğumuz plastik toplara rüzgarlar da ayrıca vurur, genelde paslarımız isabetsiz olurdu. Ne zaman ki topumuz bir dikenli tele takılır patlardı, o zaman son bulurdu kavgalarımız. Kızlar mendil kapmaca oynardı. Bir provaydı belki ileride kaptıracakları mendiller için. Biz hiç bitmesin isterdik gezilerimiz. Çünkü fındık zamanında burnumuzdan gelirdi gezi zamanlarımız.

Helvanın ve zeytinin en güzelini gazetelerden kese kağıtlarının üzerlerinde yerdik. Helvaların yapıştığı, zeytin karasının matbaa mürekkebiyle karıştığı, tarihsiz gazete parçalarını itinayla açar okurduk. En çok Fatsa, Maraş, Çorum, Sivas adına rastlardık. Nedenler bulur taraf olmaya çalışırdık ağabeylerimize. İlk yazılarımızı da taşlara yazmaya başlamıştık böylece “falancılar giremez” diye. Nereden bilirdik bir iki yıl sonra aynı taşlara “Sefa’lar, Turan’lar Ölmez” diye yazacağımızı. Küçücük omuzlarımızda bize ağır yükler taşıyacağımızı. Ama zamanlar böyleydi ve gidenlerin çoğu zamansız gitmekteydi. Eylül sonralarında bile.

Bu zamanlar da,

Doğduğumuz evlerin çakaturaları çökerken birer birer, yıkılmayan bir biz birde ocağın kara taşları var şimdi. Çünkü biz aşağıdaki evlerde doğmuştuk ve oraların derelerinde tanımıştık ilkbaharı ve menekşe rengini. Biliriz ki bizim derelerimizin menekşeleri bizler olmadan kokmayacak ve kar altında bükülen boyunları bizleri görünce doğrulacak.

Ocaklarımızın kara taşları ise torunlarımıza sonsuza dek dedelerimizin masallarını anlatacak.

Zamanlar o ya da bu zamanlar, kaybedilenler ve kazanılanlar ama her şeyden önemlisi ceviz ağacı halen yerinde ve yapraklar yine saklamakta düşen cevizleri.

Adnan YILDIZ
E-Posta:
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Her hakkı saklıdır. Yazarının ve Serander.Net’in izni olmaksızın alıntı yapılamaz, kullanılamaz. Bilgi için: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Geri dönüş(0)
Yorum (4)Add Comment
Sedat Tunalı
Yazar Adnan Yıldız, Şubat 27, 2010
Karadenizlinin yüreği süzgeçlidir, süzülenler ise Karadeniz. Bu yüzdendir aynı olanları sevmemiz. Bende sizin yazılarınızı zevkle okuyorum. Düşünceleriniz için Teşekkür ederim. Bizden de selam...
selam ile...
Yazar sedat tunalı, Şubat 26, 2010
bu ne güzel ifadeler, bu ne keyifli bir yolculuk...
...
Yazar mustafa yıldız, Şubat 19, 2010
cok guzel anlatmıssın amca... Yazılarının devamını beklıyorum...
...
Yazar serdar yildiz, Ekim 19, 2009
son zamanlarda okudugum en güzel yazı.gerçekten çok hoşuma gitti.yazılarını bekliyorum amcacım.
saygılarımla

Yorum
daha küçük | daha büyük

busy
 
Serander.Net © | Karadeniz Kültürü...