• Font boyutunu büyüt
  • Varsayılan font büyüklüğü
  • Font boyutunu küçült
Font +-

Serander.Net ® | Karadeniz Kültürü - Karadeniz Bölgesi tarih ve kültürü

Serander.Net © | Karadeniz Kültürü...

Serander.Net 4. Yılında!

Anasayfa > Adnan YILDIZ > Yayla'dan Dönüş
Yayla'dan Dönüş
Adnan YILDIZ
Yazar Adnan YILDIZ   
Salı, 14 Nisan 2009 18:01

Karşı dağların beyazlamış zirvelerine bakıp üşümeye başladığımız zamanlardı. Fındıklar harmanlardan kaldırılmış, mısır alafları çıtıman yapılmıştı. Gazallar arasında bulmaya çalıştığımız kestane ve cevizler azalmış, güz armutlarının dallarda kalan en sonuncuları da düşmek üzereydi. Yayladan Cenik’e dönüşler başlamıştı. Biz Cenikli çocuklar Çambaşı yaylası yolu üzerinde bulunan evimizin önünde durur, bu dönüşleri izlerdik.

“Mayıs Yedisi”nden sonra gidilen obalardan şimdi dönülüyordu. Sürülerin, çan ve kelek seslerinin mehterimsi melodileri eşliğinde geçiş töreni başlamıştı işte. En önde, omuzlarında beyaz üzerine kök boyadan renklendirilmiş kilim desenli keçeden kepeneği bulunan çoban yürüyordu. Bir sofi sakinliğinde, erik dalından kavalı kuşağında, ateşte kızartılmış töngel ağacından çentikli değneği elinde, sürüye komutlar verirdi. “Büü büü, fiyu fiyuu, yaee..” gibi yazılmasında harflerin yetersiz kaldığı bu sesler, sürünün hizaya gelmesine yeterdi. 

Boyunlarında demir çivili tasmalarıyla gözleri gururdan süzgün kangallar, görevini tamamlamak üzere olmanın keyfiyle sürünün etrafında sağlı-sollu yürürlerdi. Dönüp bakmazlardı bile bize, sürüye yaklaşmadığımız müddetçe.

Kucaklarda giden kuzular toklu olmuşlardı. Koyunların başı öne eğikti. Sırtlarındaki boyaların renkleriyle kimliklendirilmişti sahiplerine aidiyetleri. Hüzünlüydüler, gelecek Mayıs'a kadar dar alanlarda paslaşacaklar ve bir çoğu bu yoldan bir daha geri dönemeyecekti.

Atlar ve katırlar takip ederdi sürüyü, kuyrukları sineklerle mücadeleye başlamıştı bile. Sırtlarında taşıdıkları heyler ve şeleklerden yayla çiçeklerinin, doruk çıralarının ve sakızlarının kokusu gelmekteydi.

Dedeler, nineler ve torunlar at ve katırları takip ederlerdi. Çakı gibi yürürlerdi nispet yaparcasına dedeler ve nineler. Nefes alışlarına dair en küçük belirti yoktu. Ancak gözlerinden bu dönüşün hüznünü anlamak mümkündü. Çünkü yaylalar onlar için dallarından tutundukları ufuktaki hayat ve ruhlarının sınırsız alanlarda yaşadığı hürriyetti.

Torunlar sevinçle hüzün arasındaki çelişkiyi yürüyüşlerine yansıtır iki geri bir ileri olurdu adımları. .Bir yanda anne-baba ve okul kaynaklı kışla yaşamı bir yanda Cenik’te özledikleri meyveler ve arkadaşları. Kıpkırmızı yanaklı bu torunları dedeleri bizimle güreştirmek isterlerdi. Bizler ise sonucu baştan belli olan bu karşılaşmaya kesinlikle teşebbüs edemezdik. Büyüklerimize sorardık “Neden onlar bizden daha güçlüler? Halbuki biz bakkaldan gofret bile alıp yiyiyoruz.” Büyüklerimiz “yaylaların havasından ve suyundan” derlerdi. Biz havaya bakardık...

Gün oldu ciğerlerimizin isyan seslerinin yükseldiği anlarda anlamıştık havanın ve suyun kudretini. Çok kere yakından baktığımız ama göremediğimiz havanın ve suyun rengini.televizyonların renklerinde görüyoruz artık. “Hayde memlekete” diyor birileri bizlere ve...

Bizler durumdan çıkardığımız vazife aşkıyla bu çağrılara uyup koşuyoruz artık memleketimizin yaylalarına, yanımıza buralardakileri de alarak. İhmal etmemeliydik, yaylalarımızın havasını ve suyunu. Bir çoğumuz rezidansları bile oralara götürme gücüne de sahiptik artık. Havanın ve suyun bedelini ödeme kuyruğunda önde olmalıydık. Taş duvarlı, hardama çatılı evlere layık değildi bizim yaylalarımız. Hatta buradaki dinlenme alanlarımızda bıraktığımız gibi karpuz kabuklarının yanında oralarda da şişeleri kırıp bırakmalıydık. Çocuklarımız büyüdüğünde onlara bezlerini altında bıraktığımız “O ağacı” gösterebilmeliydik. Ne güzeldir, memleketimin yaylaları. Oraya bir ev yaptırmışım buradaki yanında hiç kalır. Şu Çambaşı yaylasındaki mezarlık birilerinin! canını sıkıyormuş onu da kaldırdık mı tamamdır. İşte vefa, işte sevgi. Hayde memleketimin yaylalarına.ve...

Yayladan son dönüşü yapmış dede, evinin dizgisinde duvara yaslanmış, karşı dağların beyazlamış zirvelerine bakıyordu. Abdest almak için sıvazladığı kolunu dizine vururken “Hey gidi günler hey! Artık yayladan değil dünyadan dönme zamanı” diyerek töngelden değneğine yaslandı ve puara yürüdü.

“Kaptaçta ne güzel su var, keşke birkaç koyunum olsa da içselerdi...”

Alaf: Mısırın hayvan yiyeceği olarak ayrılan dalları
Cenik:(Canik): Yayla olmayan yerler. Ordu’da yaylalara yakın yerlerde olanlara Meletli de derler.
Çıtıman: Alafların kurutulmak amacıyla öbek öbek çatılmış hali
Dizgi: Evlerin önünde balkon şeklindeki yer.
Doruk: Ladin ağacı
Hey: Fındık dallarından örülmüş büyük sepet.
Kaptaç: Çeşme yalağı
Puar: Çeşme, pınar
Şelek: Fındık dallarından örülmüş geniş ve boyu heyden kısa sepet

Adnan YILDIZ
E-Posta:
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Her hakkı saklıdır. Yazarının ve Serander.Net'in izni olmaksızın alıntı yapılamaz, kullanılamaz. Bilgi için: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Geri dönüş(0)
Yorum (0)Add Comment

Yorum
daha küçük | daha büyük

busy
 
Serander.Net © | Karadeniz Kültürü...