• Font boyutunu büyüt
  • Varsayılan font büyüklüğü
  • Font boyutunu küçült
Font +-

Serander.Net ® | Karadeniz Kültürü - Karadeniz Bölgesi tarih ve kültürü

Serander.Net 4. Yılında!

Anasayfa > Bülent ŞİRİN > Ulus Devlet ve Federasyonlar
Ulus Devlet ve Federasyonlar
Bülent ŞİRİN
Yazar Bülent ŞİRİN   
Çarşamba, 11 Kasım 2009 18:46

Bizim sivil toplum kuruluşlarının ciddi problemleri var. Bunlardan bir tanesi, üyelerin bu kuruluşlara yeterli ilgiyi göstermemesi, kuruluşların faaliyetlerini binbir zorlukla devam ettirmeleri.. Özellikle büyük şehirlerde sivil toplumculuğun önem ve zarureti bu kadar aciliyet arzederken neden böyle oluyor? Bizce bunun sebepleri ulus-devlet anlayışına kadar gidiyor. Ulus-devlet ne der? Sınırlar dış dünyadakilere asla mutlak anlamda güven duymaksızın, her an bir saldırı gelme ihtimaline karşı kalın duvarlarla kapanmış, içeride homojen bir insan topluluğu (ulus ya da millet adında), herkes aynı şeyi düşünecek, herkes aynı yöne bakacak, herkes türdeş olacak. Tanım uzatılabilir. Bu tanım içinde farklılıklara ve farklı seslere, farklı renklere yer yoktur. Olursa bile pek hoş karşılanmaz, bastırılmaya ve ayıklanmaya, homojenite yeniden inşa edilmeye çalışılır.

Herkes kendini bir şekilde bu kalıbın içine sokar, kendisinin tam anlamıyla bu tanıma uyduğunu düşünür ve rahat eder, kendini güvende hisseder. Halbuki gerçekte insanlar farklı farklıdır ve herkesin aynı tornadan çıkmış mamuller gibi olması mümkün değildir. Bu gerçek sık sık kendini gösterince çatışmalar, bölünmeler, ayrılıklar başlar. Herkes kendinden farklı olanı (farklılığın dozajı önemli değildir) ulus tanımının dışında görür, ulusun ve devletin (yani kendisinin) güvenliğini ve bekasını sağlamak adına farklı olana istediği kötülüğü yapabileceğini, yapması gerektiğini düşünür.

Bizim dernekler de büyük heves ve heyecanlarla kurulur. Örneğin ismi Trabzonlular Derneği, üyeleri de Trabzon’un muhtelif ilçelerinden olsun. Zaman geçtikçe o yukarıda bahsini ettiğimiz farklılıklar ortaya çıkacak ve tatsızlıklar başlayacaktır. Çünkü herkesin Trabzon’u kendi deresi ve deresinin Karadeniz’e bağlandığı yerden ibarettir. Diğer herkesin tıpkı kendi gibi olması gerekmektedir, değilse onlar Trabzonlu değildir. En azından bizden (?) değildir. Sonra ne olur? İlçeler birer birer kendi derneklerini kurmaya başlar. Çünkü onlar ancak birbirinin dilinden anlayabilmektedirler. Diğer ilçeler öyledir, böyledir. İlçe derneği faaliyete başlar ve aynı süreç bu sefer köyler arasında zuhur eder. Bu böyle sürer gider. Sonunda işte en başta işaret ettiğimiz noktaya geliriz. Şu anda ismi Doğu Karadeniz’le başlayan derneklerin esamesi okunmuyor. Trabzon ismiyle kurulmuş olanlar bitkisel hayatta. İlçe dernekleri de onların izinde. Pek yakın bir gelecekte köy derneklerinin de akıbeti malûmdur. Köylerin hepsi görünüyor, kılavuza hiç gerek yok.

Bu süreç böyle işleyip giderken birkaç yıl önce federasyon kavramıyla tanışıverdik. Eğer toplum yeterince hazır olsaydı mükemmel bir derleyici-toplayıcı vazifesi görebilirdi bu federasyonlar. Bu süreç tersine dönebilirdi. Acizane görebildiğimiz kadarıyla bazı yerlerde döndü diyebiliriz. Geçtiğimiz haftalarda Çayeli Dernekler Federasyonu’nun olumlu icraatinden övgüyle bahsettik. Şalpazarı Dernekler Federasyonu’nun da yeterli olmasa bile bir şeyler yapmaya çalıştığını, daha iyisi için de azim ve kararlılık içinde olduğunu ifade ettik. Demek ilçe derneklerinden henüz iş tam geçmemiş ki, federasyon kavramı az çok sadra şifa oldu. İnşallah zaman içinde kimlikler tamamen köy düzeyine inmeden, sivil toplumculuk ulus-devlet anlayışından kaynaklanan homojenite hastalığından kurtulur da farklı ve daha sağlıklı bir mecraya girer. İl federasyonlarının kurtulup kurtulamayacağını söyleyebilmek için henüz erken. Çünkü insanların kimlik anlayışları az yukarıda dediğimiz gibi ilçelerden köylere doğru dönmüş durumda. İl kimliği hakkında yeterli hassasiyet söz konusu bile değil. Bir il federasyonu kötü yönetiliyorsa, bazı illerde hiç yönetilmiyorsa, ile bağlı ilçelere mensup insanlar “Bana ne yaa… Benim köyümün derneği var, olmadı ilçemin var. Ne halleri varsa görsünler” mealinde sözler sarfediyor. Bu son derece üzücü bir durumdur. Federasyonların esasında ne kadar etkili kurumlar olabileceklerini bir çok yazıda dile getirmeye çalıştık. Federasyonlar adını aldığı il ya da ilçeyi temsil eder. Siz o federasyonun bünyesinde bulunmamakla yapılan yanlışların sorumluluğundan kurtulmuyorsunuz.

O halde il federasyonları ne yapmalı? Hiçbir şey yapmadan ilçe ve köy derneklerinin koşa koşa gelmesini beklememeli. Öyle bir şey olmayacak. (Laf aramızda, geleni de geri çevirmemeli. Onu da yaşadık) Hem hiçbir icraatta bulunmadan bütün dernekler gelip katılsa neye yarar? Federasyonlar, Erol Yanık dostumuzun dediği gibi cazibe merkezleri olmalı ki, herkes şevkle gelip katılsın, faaliyetlerde üzerine düşeni yapsın. AB misali….

Bülent ŞİRİN
E-Posta:
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Her hakkı saklıdır. Yazarının ve Serander.Net'in izni olmaksızın alıntı yapılamaz, kullanılamaz. Bilgi için: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Geri dönüş(0)
Yorum (2)Add Comment
Hangi ulus, hangi şehit, hangi ego?...
Yazar Bülent Şirin, Aralık 08, 2009
Erkancığım, ulus ve ulus-devlet kavramları Avrupa çıkışlı kavramlardır, Cumhuriyetin bir hediyesi değildir. Mevcudiyetimiz ve istikbalimizin yegane temelleri hiç değildir. Tasalanma. Yakın bir zamanda hükmü kalkabilir. O zaman biz yok mu olacağız? Elbette hayır. Nasıl ulus-devletten önce dedelerimiz bu topraklarda yaşıyorsa biz de ulus-devletten sonra yaşamaya devam edeceğiz. Bilim-kurgu filmlerinde olduğu gibi zamanda yolculuk yapıp, orada bir değişiklik yapıldığında biz de resimlerden silinmeyeceğiz.

Ulus kavramı Avrupa kaynaklıdır, çünkü Avrupa’nın 500 yıl önceki geçmişine bakarsak tam 1600 siyasi birim görürüz. Aynı dönemde Ortadoğu’da bir tek siyasi birim vardı, o da Osmanlı Devleti. Uluslaşma, Avrupa'nın her 40 beyliğini bir devlete dönüştürdü; Osmanlı’yı ise 40 parçaya böldü.

Uluslaşmanın etnik, kültürel ya da folklorik benzeri zenginliklere tahammülü yoktur, çünkü İtalya’daki sayısız prensliği tek devlet haline getirebilmek için onlara aslında tıpatıp aynı olduklarını söylemek zorundasınız. Aynı kökten geldiklerini, aralarındaki “ufak tefek” farklılıkların ise önemsiz olduğunu... Hakeza Prusyalıyla Bavyeralıya da... Böyle bir süreçte farklılıklara değil ortaklıklara vurgu yapılması gerekmektedir, aksi halde süreç kesintiye uğrar. Hâttâ akim kalır.

Bu süreçten Osmanlı tam aksine olumsuz etkilenmiştir ister istemez. Neyse, sonunda Anadolu topraklarında yeni bir devlet kurulduğunda Dünya konjonktürü icabı ulus devlet olmak zorundaydı. Fakat Avrupa’nın yüzlerce yıla yaydığı ve mümkün mertebe hasarsız atlattığı bu sürecin bizde çok kısa bir zaman zarfında geçilmesi zarureti vardı. Şimdi tartışma konusu olan bazı karanlık olaylar işte o zorunluluğun eseri olarak karşımıza çıkar.

Evet, biz de ulus-devlete mecburduk ama hangi ulus? Elbette Türk olacaktı bu ulusun adı. Fakat Osmanlı’nın kaybettiği topraklardan gelen büyük bir Müslüman kitle vardı ve onlar köken itibariyle Türk değillerdi. Nasıl olacaktı bu iş? Yoğun bir Türkleştirme politikası uygulandı. İşte o süreç yukarıda Avrupa’da işleyen süreçle örtüşür, herkese kendi zenginliğini yaşama fırsatı ve imkanı verirseniz asla ortaya bir ulus çıkaramazsınız. Başka ve daha sağlıklı bir yöntem varsa da o zaman bilinmiyordu demek ki.

Şalpazarlı şehidimin kemikleri eminim sızlıyordur, ancak acaba ne yüzden sızlıyordur? Bilmem hangi komisyonda bir zanlı, askeri araçla rahatça uyuşturucu naklettiklerini söyledi, kimse de yalanlamadı. Sakın o yüzden olmasın? Kaynak vermeme gerek yok sanırım, Google’dan rahatlıkla bulabilirsin. Gazetelere de manşet olmuştu ayrıca. Sonra Şalpazarı ilk kez şehit vermiyor. Çanakkale Savaşı patlak verdiğinde sarayda bir paşanın emir eri varmış. 3 aylık eşini bırakıp vatani görevini yapmaya gelmiş. Paşa kendisini çok sevdiği için yanında kalmasını istemiş ama o “yok paşam, vatan müdafaasından kaçılmaz. Ben gideceğim” demiş ve Çanakkale’de şehit düşmüş. Onun bekar kardeşi de Doğu Cephesi’ne gitmiş ve dönmemiş. Herhalde o da şehit düşmüştür. Büyük dedem şehit düştükten 15-20 sene sonra eşinin, gelininin ve torunlarının yalınayak Vakfıkebir’e sırtlarında vergi olarak zahra taşıyacaklarını ve aynı zamanlarda bir yerlerde Cumhuriyet baloları düzenleneceğini bilse yine aynı şevkle Çanakkale’ye gider miydi acaba? Eminim giderdi. Giderdi ama sanırım o gün bugündür kemikleri sızlamadan edemiyordur.

Son olarak ego meselesine gelelim. Sanılanın aksine, bu işler ego olmadan yürümez Erkancığım. 1,5 yıldır gazete temsilciliği yapıyorum, bir çok hemşehri derneğiyle içli dışlı hale geldim. Aidat bile toplayamıyorlar, kira borçları var, güç bela ayakta duruyorlar. Başlarındaki adamlar “başkanım, başkanım” diye nefislerinin okşanmasından hoşlanmasalar bir dakika durmazlar orada. Ne bir şey götürüyorlar, ne de siyasette bir yerlere gelebiliyorlar. Ceplerinden harcadıkları da yanlarına kâr kalıyor. Memleket sevgisi, idealizm bir noktaya kadar. O noktadan sonra ego devreye girmezse hiçbir şey yapılmaz bu dünyada. Devletler bile kurulmaz.

Kal sağlıcakla.
Ulus Devlet anlayışı
Yazar Kutoz, Aralık 06, 2009
Bülent Abi, Ulus Devlet anlayışından girdin, yerel derneklerin federasyonlaşmasından girdin... Ulus Devlet tanımına asla ve asla katılmıyorum... Anadolu coğrafyasındaki renklilik, dünyanın hiçbir yerinde yok... Türkiye'de uygulanan Demokrasi, dünyanın hiçbir yerinde yok... Terörist başının hücresi için bile insanlar özgürce talepte bulunabiliyor... Şalpazarlı Şehidimin ise, kemikleri sızlıyor... Yerel derneklerin işlemeyişinin tek sebebi vardır, buda "insan"ın içinde barındırdığı ego...

Yorum
daha küçük | daha büyük

busy
 

Serander.Net Twitter'da!

Serander.Net Facebook'ta!

Son Yorumlar