• Font boyutunu büyüt
  • Varsayılan font büyüklüğü
  • Font boyutunu küçült
Font +-

Serander.Net © | Karadeniz Kültürü - Karadeniz Bölgesi tarih ve kültürü

Serander.Net 3. Yılında!

Anasayfa > Bülent ŞİRİN > Pontus’u Kurmaya Gelmişler!
Pontus’u Kurmaya Gelmişler!
Bülent ŞİRİN
Yazar Bülent ŞİRİN   
Cuma, 15 Ocak 2010 20:43

İki gün önce Trabzon ve Karadeniz’le ilgisi olmayan bir toplantıda, Trabzon ve Karadeniz’le ilgisi olmayan bir arkadaş konu konuyu açınca geçen günkü ziyarete atıf yaparak “sizin oralara yine Pontus’u kurmaya gelmişler galiba” gibi bir laf sarf etti. Öyle birbirimize etnik şakalar yapacak samimiyetimiz yoktu bu arkadaşla, üstelik bunu büyük bir doğallıkla söylüyor, kuvvetle muhtemel alacağı cevaptan da fazla kuşkusu bulunmuyordu. Ben bir tarafına iğne batırılmış gibi ayağa fırlayacak, ağzımdan ulusalcı köpükler saçarak düşmanları bir kez daha Akdeniz’e, pardon Karadeniz’e dökecektim.

Olan biten neydi? Yunanistan’dan bir grup vatandaş Maçka’ya Kalandar kutlamaya gelmişlerdi. Tabiî bu gelenler sıradan Yunan vatandaşları değil, ataları Trabzon topraklarından göçmüş insanlardı. Geçen asrın başında bölgede bir takım sıkıntılar yaşandığı, bu göçen insanların da gönül rızalarıyla gitmedikleri bir gerçekti. Pekâlâ, aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra aynı sıkıntıları yaşamak ve yaşatmanın bir anlamı var mıydı? İlk gidenlerin geri dönecekleri inancıyla gittiklerini biliyoruz. (Hâttâ bazılarının çocuklarını Türk komşularına bıraktıklarını duyduk. Elimizde kaynak yok ama konuyu araştıran arkadaşlardan işittiğimizi söylüyoruz.)

Aradan kuşaklar geçti. Herkes gittiği yerlerde iyi kötü yerleşti. İş, güç, konu komşu sahibi oldu, akrabalık ilişkileri kurdu. Herkesin bir yaşam çizgisi ve biçimi var artık. O insanların gelip gitmesi, içinde Sümelâ münasebetiyle dini sebepler de bulunan nostaljiden başka bir şey olamaz. Özelde şehir, genelde bölge toprakları bizi bakamamış, milyonlarca ferdini gurbete yollamışken adamlar keyiflerini bozacak ve yerleşik hayatlarını bırakıp dedelerinin yaşadığı köylere, dağlara gelip yerleşecekler. Allah aşkına, özbeöz Türk 3. kuşak Almancılarımız tatile bile gelmez oldular köylerine.

Fakülteden Bulgar göçmeni bir arkadaşım var. Öyle yüz yıl önce filan da gelmemişler, arkadaşım orada doğmuş ve 11 yaşına kadar orada yaşamış. Hâttâ bir sabah okula geldi ve gayet hüzünlü bir ruh haliyle “Ulan Bülent, dün gece bir rüya gördüm… Köydeydik…” diye başladı. Ben “eee?” diye merakla sorunca muhtemelen benim anlamayacağımı ya da fazla özel kaçacağını düşünüp “boşver…” deyip geçmişti. Haline üzülüp ısrar etmeme rağmen anlatmadığını hatırlıyorum. “Köy” dediği Bulgaristan’da doğup büyüdüğü memleketiydi tabiî… Konuşmamızın geçtiği yıllar da 1980’lerin ikinci yarısında, Bulgaristan’ın Türklere etnik temizlik yapmaya kalktığı yıllardı.

Fakülte bittikten bir süre sonra bahsini ettiğim arkadaşla bağlarımız koptu. Uzun zaman sonra, birkaç sene önce yine bir araya geldik. Sohbet esnasında bu konular açılınca aklıma o rüyası geldi ve “bu zaman zarfında köye gittiniz mi?” diye sordum. “Gittik tabiî canım. Gezdik, dolaştık, eş dostla hasret giderdik geldik” dedi. Söyleyiş tarzından anlaşılan, istediği zaman gidip, istediği kadar da kalabilirdi. Fakat sonunda yine İstanbul’daki hayatına dönecekti. İşi gücü, eşi dostu, akrabaları İstanbul’daydı. Bulgaristan büyük bir değişim geçirmiş, o yolun çıkmaz yol olduğunu anlamış ve politika değişikliği yaparak topraklarında yaşayan Türklere büyük haklar tanımıştı. Bulgaristan bölünmediği, topraklarını Türkiye’ye kaptırmadığı gibi kısa zamanda AB’ye girmişti işte. Bulgaristan’daki yabancı yatırımlar içinde Türklerin de önemli payı vardı ve ekonomik gelişme asıl bu yabancı yatırımlar sayesinde olmuştu. Bizim gibi ahır küreğiyle kimseyi kovalamıyorlardı onlar. Vatanlarının bütünlüğü, milletlerinin bağımsızlığı da tehlikeye girmiyordu.

Eski komşularımızın bu seneki ziyaretleri geçmiş yıllardaki kadar büyük bir reaksiyonla karşılanmadı. Ancak yüz yıldır devam eden toplu beyin yıkama faaliyetinden sonra her şeyin birdenbire normale dönmesini beklemek gerçekçi değil. İnsanlar okumuyor, okusa da okuduğunu anlamıyor, anlasa da yanlış anlıyor. Okuduğunu beynindeki şablonların altına koyuyor, boşluklardan görüneni algılıyor, gerisini boşveriyor. Yazının başında sözlerine yer verdiğim arkadaşın da kafasında hemen herkes gibi “bölücülük, pontusçuluk, rum” vs. gibi şablonlar var, gazete ya da televizyonda gözüne ilişen haberi onlarla değerlendiriyor ve benim karşıma geçip ciddi ciddi gördüğünü aktarıyor. Ne yazık ki bu münferit bir rahatsızlık da değil. Salı günü yazdığım yazıda Fatih Tekke ve genel transfer konularına iki satır değinip, konuyu yetkili ve sorumlulara havale ettikten sonra esas konuya geçtim ve acizane gözlemlerimi yazıya dökmeye çalıştım. Taraftarın üzerinde kafa yorması, gayret sarfetmesi gereken konunun o konu olduğunu özellikle vurguladım. Gelen yorumların bir ikisi hariç, hepsi yetkili ve sorumlulara havale ettiğim konu hakkındaydı.

Ziyarete gelenlerin başındaki Momos Derneği başkanı Kostas Alexandilis’in günebakış’ta çıkan açıklamalarını okuyalım da bari azıcık içimiz ferahlasın. Momos Derneği Başkanı Kostas Alexandilis, "Sizin ve bizim dedelerimiz yüzyıllardır bu topraklarda birlikte aynı çatı altında yaşadı. Bu tür eğlenceleri birlikte yaptılar. Dikkat edin, horon oynarken kullandığımız kelimelerin birçoğu Türkçe. Burada bir kültür var. O kültürü yaşatmak istiyoruz. Trabzon, İstanbul’dan da Roma’dan da eski bir şehir" dedi. Trabzon’u ve Trabzonluları çok sevdiklerini belirten Rum-Pontus gibi gizli bir düşünce içerisinde olmadıklarını kaydetti. Aleksandilis, "Başka yere gitmektense buraya geliyoruz. Çünkü burayı çok seviyoruz. İnsanları misafirperver, cana yakın. Bizim Pontusla, Pontusçulukla alakamız yok. Bu düşünceye sahip olanlar yanlış yapar. Türkiye ile Yunanistan arasında bir köprü kurma arzusundayız. Barış istiyoruz. Yaşasın Türkiye, en büyük Trabzon ve Trabzonspor " ifadelerini kullandı.

Bülent ŞİRİN
E-Posta:
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Her hakkı saklıdır. Yazarının ve Serander.Net’in izni olmaksızın alıntı yapılamaz, kullanılamaz. Bilgi için: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Geri dönüş(0)
Yorum (4)Add Comment
...
Yazar brl, Ocak 16, 2010
yazı için teşekkürler. duygularımızı çok güzel anlatmışsınız. benimde öteden beri sorduğum ve merak ettiğim bir durumdan sizde dem vurmuşsunuz. bu insanlar 100 sene önce karadenizden göçüp gitmişler. şu an avrupa medeniyetinde yaşamlarına devam ediyorlar. karadeniz bölgesinde şu an yaşayan bizlerden çok çok daha iyi şartlara sahipken neden dağlık tepellik gelişmemiş geri kalmış çoğu yerinde elektiriğin bile bulunmadığı medeniyetin mumla arandığı bir yere göz koysunlar ya da orada yaşamak istesinler ki? neden avrupadaki rahatlarını bozup maçka tepelerinde yaşamak istesinler?? hem diyelim ki gerçekten amaçları karadenizi alıp devlet kurmak. peki bunu oraya gelen 15 tane 60-70 yaşlarında silahsız turist mi yapacak? biz bu kadar aciz miyiz? 70 yaşındaki 10 kişi gelip bizim ülkemizden toprak kopartabilecek güçte mi ya da biz o kadar güçsüz müyüz? tabi ki bunlar saçmalık.

ileri ki yıllarda 500 bin turist gelsede turizmden biraz bizde nasiplensek.
Yayınlanan yazınızın iyi analiz edilmesi için....
Yazar LokmanYILDIZ, Ocak 16, 2010
Buradan mübadele ile gidenleri ve gelenleri bir karşılaştırma yabalım:

Gidenlerin hiç bir zorlanmaları yoktu ve zengin idiler. Hatta yaşadıkları yörede iç işlerinde serbestiler. Vergilerini dahi kilise topluyortu. İbadetlerinide serbestçe yabıyorlartı. Devlet diş güçlerle üğraşınca bunlar fırsatı kaçırmama yarışına giriştiler. Geceleri köyleri basmaya başladılar. Gündüzün kuzu gece ise kurt kesildiler. Giresun limanından indirilen ilaç sandıklarından birisi yere düşüp içindeki silahlar meydana çıkınca devlet bütün kiliseleri aradı ve içindeki çıkan silah ve mühimmata el koydu. Aranamayan tek yer ise sümela oldu. Eşkiyanın barındığı yer böylece tespitedilmiş oldu. Kaç kişişnin kafasını kestik. Hangi Rum komşumuza kötü davrantık. Onlar kandırılmışsa bizim sucumuz ne ?.Gelip yine gdiyorlar .Adam gibi gelsinler adam gibi gitsinler. Ama durum öyle değil...

Gelenler ise canlarını zor kurtaran kardaşlarımız. Kendilerine en büyük kötülüğü yıllarca komşu olarak yaşadıkları yapmış. Florina bunların aklına hiç gelmiyor mu?. Burada yaptıkları vahşeti nasıl unutturacaklar. Burada çok az kişi kurtula bilmiş. Bunlarta kaya kovuklarına gizlenebilen çocuklar.. Meslektaşıma sortum. Senin Soyadın neden Florinalı:"babam ve halam Yunanistan göçmeni iki yaşında kıyımdan kurtularak Türkiye'ye gelmişler" Bu söz her şeyi açıklamıyormu.

Sn ŞİRİN

Buradan gidenler buraya istedikleri zaman gelebiliyor. Oradan gelenleri bırak, Orada yaşayan bir Türk başka bir şehire vizesiz gidebiliyormu? Bunu yazınızda neden belirtmiyorsunuz. Yunanistanta kaç Türk çocuğu var bunu hiç araştırtınız mı ?. Andreadisin Trabzon ile ilgilenmesinin bu kadar önemi ne? Bunlarıda yazılarınızda belirtirseniz gelecek nesillere ışık tutmuş olursunuz. Bu Türk olanlara yeter. Ama Türküm diyemiyenlere de yazıklar olsun.

Lokman YILDIZ
AYNEN KATILIYORUM
Yazar SEYFULLAH ÇİÇEK, Ocak 16, 2010
Değerli sütun komşum ve hemşehrim Bülent Bey, Nasıl bir TürkMilliyetçisi olduğumu beni tanıyanlar çok iyi bilir.Onun için kendimi yeniden ispatlamama gerek yok.Yazdıklarınıza aynen katılıyorum.Tabi ki "Su uyur düşman uyumaz" deyimini aklımızdan çıkarmayacağız ama hiç yoktan kendimize hayali düşmanlar icat etmemize de bence hiç gerek yok.Bırakın insanlar içlerinden geldiği gibi kültürlerini yaşasınlar.Dostluk köprüleri işte böyle kurulur.Eğer Trabzon'a, Giresun'a veya ülkemizin bazı yerlerine ziyarete gelen 5-10 turistin topraklarımızı elimizden alacağı vehmine kapılırsak,nerde kalır bizim büyüklüğümüz?Bu güzel yazınız için sizi tekrar kutluyor,yeni yazılarınızızda buluşmak ümidiyle sağlıkve mutluluklar diliyorum.
Yazınıza cevaben...
Yazar Yavuz Aydın, Ocak 16, 2010
Yazınızı dikkatle okudum. Yorumumun mahiyetinin anlaşılabilmesi için bazı açıklamalarda bulunmak istiyorum.

1-Pontos denilen siyasi dava 19.yy sonunda ve 20.yy başında
Maçka'daki Rum ve komşusu Türk köylünün davası değildi. Megalo idea'nın bir uzantısı olarak bölgeye dışarıdan getirildi. Megalo İdea'nın bu uzantısını bölgeye ihraç eden ise Yunanistan değil, O dönemin Amerikası olan İngiltere idi. Megalo İdea'nın ortaya çıktığı tarihlerde Yunanistan açlıktan kırılıyor, binlerce Yunanlı Batı Anadolu'ya kapağı atmak için uğraşıyordu. Bu Yunanlıların sahillerden Anadolu içlerine sızması ise İzmir-Aydın demiryolunun inşasından sonradır. Asil Yunan ırkının Karadeniz bölgesinde ilk yerleşimlerden beri var olduğu, Yunanistan'da değil Avrupa'da yapılan tarih çalışmaları ile ortaya konmuştur.
2-Aynı süreçte Rusya da kendi yayılma stratejisine uygun olarak tüm
Ortodoksluğun hamisi iddiasıyla bölgeye el atmış yerleşme planları, saldırıları yapıyor ve 1916 da işgal ediyordu. İngiltere'nin bu konudaki rolünü anlamak için Osmanlı topraklarında konsolosluklarının yürüttüğü faaliyetler bakmaya gerek yok. Sevr hazırlığı için toplanan Paris konferansı ve diğerlerindeki çabalarına baksan görebilirsiniz.
3-Gelen insanların kimliğinin yanı sıra Yunan Meclisinden geçen,
Cumhurbaşkanı tarafından onaylanıp Yunan Resmi Gazetede yayınlanan Pontos Soykırımı Yasasına da dikkat etmek lazım. Gelenlerin duruşu ve bizim söylem ve duruşumuzun Yunanistan'ın resmi görüşü, resmi tarih anlayışı ve ulusal politikası ile ne derece örtüştüğüne de dikkat etmek gerekir.
4-Lozan'ın hemen öncesinde İngiltere'nin önerisi ile yapılan bir
mübadele anlaşması sonucu Yunanistan'a gidenlerin Yunanistan'da karşılaştıkları ve yaşadıkları ile bir haksızlığa uğradığını düşünenler bu haksızlığın hesabını önce İngiltere'den, sonra da onlara bu haksızlığı yaşatan Yunanistan'dan sormaları lazım.
5-Dönmek umudu ile Yunanistan'a gidildiği asılsız bir iddiadır. Çünkü
onlar 1870 lerden sonra açılan okullarla Rumluktan Yunanlılığa dönüştürülmüş, mübadelede ise anavatanlarına gittiklerine inandırılmışlardı. İnanmayanlar mübadelede Rusya'ya gitmeyi tercih ettiler ve gittiler. Ortodoks Rusya'da uğradıkları zülüm ise ayrı bir hikâye. Nedense hiç kimse bu hikâyeye değinmez. Anavatana gidenler ise gittikten ve uğradıkları muameleden sonra aldatıldıklarını anladılar.
İngiltere ve Yunanistan onları aldatmıştı. Çünkü hem Yunanlı değillerdi. Hem de çoğu Türkçeden başka lisan bilmiyordu. Yunan alfabesi ile Türkçe kitapları gazeteleri vardı (Karamanlılar, Bafralılar vd.).
6-Yunanistan'da dağlık Bulgar ve Makedonya hududuna yerleştirildiler.
Bölgeden ayrılmalarına izin verilmedi. Yıllardır yaşamaya mecbur tutuldukları bölgelerde aşağılandılar. Bugün Yunan makamlarının çıkarttığı Pontus yaygarası onların talep ve protestolarını baskı altına almak içindir. Türkiye'de kendilerini Yunan resmi görüşü doğrultusunda düşünmek ve onların hesabını İngiltere - Yunanistan ve Rusya'dan değil de Türk halkından sormaya yeltenmek bize mahsus bir sapkınlık olsa gerekir.
7-Yaşananları bilmemek, öğrenmemek belki mazur görülebilir. Ama
hiçbir şey bilmeden bu konuda ahkam kesmek için kendini yetkin görmek, hem bize hem de bölgeden gidenlere karşı en büyük haksızlıktır.
8-Değinmek istediğim son bir konu mazlum ya da mağdur konusundaki
bazı yanılgıları da muhakeme etmemize yardımcı olacaktır. Karadeniz bölgesindeki Rumlar gitmeden önce varlıklı ve zengindiler. Savaş yorgunu ve muhacirlik yaşamış olan Türkler ise aç ve sefil. Savaşta, muhacirlikte ölmeyenler dönüşte açlık ve salgın hastalıklardan perişan olmuş, muhacir gittikleri yerde kalanlar iyi kötü yaşantısına devam ederken köylerine hasretle geri dönenlerin yarıdan fazlası açlık ve hastalıktan ölmüştü. Biraz takati olanlar zorla yiyecek almak için ya dileniyor ya da soygun yapıyordu. Soyguncular güçlü ve silahlı Rumlara diş geçiremedikleri için sefil Türk köylülerini soyuyordu. Bu şartlara altında hiçbir Rum çocuğunu dönmek umudu ile Türklere bırakmaz.
Bırakmadı da. Eğer bıraktı diyenler varsa bunun bölgede yaşayan Rumlara hakaret etmek olduğunu bilsinler. Çünkü onlar Yunanistan'a gittikten sonra arkada bıraktıkları çeteler en az on sene daha Maçka köyleri dahil Türk köylerini basmaya devam ettiler.
Yazıda yer alan ifadenin aksine Türkler çocukları açtan ölmesin diye onları komşuları Yunanlılara verdiler. Kimin çocuğunu Rumlara verdiğini isterseniz araştırın ama bu utancı yüze çıkartmayın. Çünkü büyüklerimiz bize bunları söylerken O ailelere bunu bildiğimizi hissettirmememizi de tembih ederlerdi. Tıpkı o perişanlık günlerinde Rum çetelerinin yanı sıra bazen Rum çetecilerle işbirliği içinde Türkleri soyan Türk çetecilerin isimlerini bilip bu ayıplarını çocuklarının yüzüne vurmadıkları gibi.

Eğer bu gün Yunanistan'a giderseniz mübadillere evlatlık verilen Türklere rastlarsınız. Irkçı Yunanlıların onlara Türk köpeği muamelesi yaptığını ve bir türlü Yunan kabul edilmedikleri gibi Türk de olamayacaklarını size itiraf eder ve çaresizliklerini size anlatırlar.

Bir-iki nesil gerçek hikayeleri dinleyerek büyüdü. Ama devleti yönetenler Yunanistan ile kurulan dostluk bozulmasın bahanesi ile bunların üzerini örttüler. Bunlarla ilgili herhangi bir hatıra, röportaj, kitap makale yayınlanmaması bu nedenledir. İstanbul'un Fethinin 500.yılını bile bu nedenle kutlamadılar. Kutlatmadılar.
Edirnekapı mezarlığında kutlamak isteyenleri de hapse tıktılar.

Bu hesabı gerçek müsebbipleri bırakıp bir başka kurban olan bizlerden sormaya kalkanlara söylenecek söz yok. Çünkü onlar kimin adına, kimin hesabına, kimi suçladıklarını iyi bilirler. Bunların etkisinde kalarak suçlu olduğumuzu ima edenler ise geçmişte bu acıları yaşayanların en azından bir kısmının da Türk olduğunu düşünebilecek kadar idrak sahibi olup olmadıklarını ve bunu söyleyip yazmaktan niçin imtina ettiklerini kendilerine sorsunlar.

Yavuz Aydın

Yorum
daha küçük | daha büyük

busy
 
Serander.Net © | Karadeniz Kültürü...