“Bu ayrılık sana damı kar etti, ağla sazım ağlanacak zamandır vay” diyor Neşet usta. Hani saz onun eline geçince ağlamaması ne mümkün. Bozkırın tezenesi harman oluyor sazının yanık göğsünde. Neşet ustayı dinlerken maziye daldım bir an. Hayatımın hep sınırlarda olduğunu fark ettim acı ile kardeşçe.
Doğduğum köyün aşağısından akan, çocukluğumun geçtiği o coşkun ırmak bile ayırıyordu karşı kıyıdaki arkadaşlarımdan beni. Onların kimliğinde “Ordu-Ünye” benimkisinde “Samsun-Terme” yazıyordu. Çok sonra anladım bu ırmağın bir ayrılık simgesi ve sınır olduğunu. Her daim önemsizdi, benim için önemsiz kalacaktı da.
Lakin zaman su gibi akıp giderken hep ayrılık getirdi bana. Arkadaşlarım başka okullara ben başka okullara gitmek zorunda kaldım hep. Sonra arkadaşlarımın içine işledi “sen oralısın ben buralıyım”. Aynı havayı teneffüs ediyor, aynı toprağın tozunu soluyor, aynı toprağı işliyorduk. Sadece toprağın üstünden geçen suyun bu tarafında bizler öbür tarafında onlar vardı ki bu suyun akması bile “bizler”, “onlar” kelimelerinin doğmasına ve ayrılık getirmesine yetti de arttı bile. Büyüdükçe el oldu ırmağın karşı kıyısı bana ve ben de el oldum hep karşı kıyıya.
Çoğu zaman arkadaşlarımla bu trajik durumumuzla alay ederdik. Say’ın yukarısından atlarken “bakın çocuklar ben Ordu’ya gidiyorum” der atlar yüzerek karşıya geçerdik. Sınırlar koymuşlar büyüklerimiz daha biz doğmadan bu topraklara. Sınıflandırılmışız bölük bölük, ırmakları da şahit eylemişiz eylemimize.
Bir keresinde kanlı gölde boğulan bir fındık işçisinin cesedini karşı kıyıya çektiler diye miliçten gelen jandarma “bölgemiz dışı” deyip durumu Ünye’nin jandarmasına yönlendirmesini hiç unutmuyorum. Gazete de yoktu cesedin üstünü örtmeye. Ağabeyin avu ağacından kopartılan dallarla örtüldü cesedin üzeri, saatlerce bekledi. O zaman daha da kızdım içinde büyüdüğüm ırmağa ve cesedi çıkarana. Adamcağız nereden bilecekti onu çıkaran karşı kıyının Ordu olduğuna.
Babam;
O kadar erken gittin ki yokluğun hep bir taş gibi duruyor göğsümde. Ağlamak istesem taşa çarpıyor duruyorum. Anam hep öyle öğretti bize dimdik duracaktık hayatın karşısında. Anacığım çocuklarım ellerin eline bakmasın diye her şeyin en iyisini yedirdi giydirdi bize. Eller kaymakları pazarda satmaya götürürken anacığım arı balına katık edip verdi bize. Kurban bayramlarında koç’u ilk o kestirirdi, yavrularım kimsenin gözüne bakmasın diye.
Hemen kavurup verirdi sevgi ve şefkatle. Anacığımın hayattaki sınırı yirmi üç yaşı olsa gerek babamı kaybedip üç erkek çocukla kalması. Hiçbir zaman babamın eksikliğini hissettirmese de bize o taş hiç kıpırdamadı içimden. Hiç unutmuyorum liseye kayıt zamanı geldiğinde amcamın oğlu Serkan ve Diğer amcamın kızı Tülay ile kayıta gidecektik. O zaman Ağustos Eylül ayları ki işin “cıv cıv” ettiği zamanlar. Bir tarafta fındık bir tarafta mısır tarlaları iş bekler emek bekler bu aylarda. Annem Serkan’ın babasına “Hasan yarın imecem var bizim oğlanı’da kayıt ettiriver” dedi.
Sabah erkenden tuttuk Ünye’nin yolunu. Liseye vardığımızda müdürün odasına gittik yaşlı başlı bir adam. Masasındaki altın sarısı metalde “Enver Günçavdı” yazıyordu mühim adamdı yani. İşlemlere başladık üçümüz ayakta Hasan amca’da oturur vaziyette beklerken bir ara müdür bey “Hasan bey siz Serkan’ın velisisiniz”, bana döndü “yavrum senin velin nerede?” dedi… Dünyam başıma yıkıldı. Ben kem küm ederken Hasan amca onunda velisiyim, kızında dedi iş kapandı.
Ah babacığım sen olsan bunlar olur muydu hiç? Anam bu kadar çile çeker miydi hiç? Şikâyet değil benimkisi hani senin şiirlerinde çok kullandığın bir kelime var “hayata intizar” sadece. Ama sen rahat uyu, geride ayrı kaldığın karın ve çocukların bağırlarına taş basmış dimdik ayakta. Kimseye muhtaç etmedi anacığım bizi.
Elinden geldiği kadarıyla hayat bağladı bizleri. Bize dokunan senin yokluğun ve yokluğunun getirdiği azap. Onunda ilacının sabır olduğunu öğretti, her sonun bir başlangıç olduğunu anacığım bizlere. Acı ile kardeş nasıl olunur hep yaşayarak öğretti. Bir gün sana kavuşacağımızı yine aile olacağımızı biliyorum.
Hayatıma ayrılıklar abidesi diksem en üste yazdırırdım bu isimleri “Babam ve Irmak”. Ayrılıklar zehirli bir varil gibi. Sızıntıları ciddi hasar veriyor ciğerime.
Hep ırmağın kenarındaki büyük ceviz ağacının altında taze tuttuğum balıkları yemeyi hayal ettim Babamla. Ama şimdi koskoca ayrılık duruyor karşımda. Ne güzel ve heybetli ağaçtır o ceviz ağacı. Çok hakkı var üzerimde, az uyuklamadım gölgesinde, az meşk etmedik. Kenarlarında komşuların diktikleri soğanlar yılanların gelmesine engeldi. Ne seller geldi ne fırtınalar oldu hala dimdik ayakta.
Tıpkı bizim gibi…
Hakan ŞEN
Görüntüleme sayısı: 2259
Yorumlar (6)
Yorum yaz
Yorumunuz okumus oldugunuz konu ile alakali olmalidir.
Yazmis oldugunuz yorum kisisel hakaret, asagilayici, karsi tarafi küçük düsürücü ya da rencide edici vs. gibi kelimeler içermemelidir.
Okumus oldugunuz konuya iliskin yapacak oldugunuz yorumlar eger sizin fikir ve düsüncenize uygun degilse konu yazarinin ya da haber sahibinin yapmis oldugu çalismayi basit gösterecek ya da degersiz sayacak ifadeler içermemelidir.
Reklâm amaçli hiçbir kelime ya da cümle yorumunuzda yer almamalidir.
Yazacak oldugunuz yorumlar genel ahlâk kurallari ve yasalara uygun olmalidir.
Yazmis oldugunuz yorum içeriginden Serander.Net hiçbir sekilde sorumlu tutulmayacaktir.
Yorumunuza gerçek isim ve e-posta bilgilerinizi eklemediginiz takdirde sayet yorumunuz yayinlanmazsa -Yorumum neden yayinlanmadi?- bilgisi tarafiniza ulasmayacaktir.