|
Sürmene eşrafından tanıdığım ilk esnaf, rahmetli Nazım Bilgin idi. Rahmetli babamla dükkânına gider fındık satar, öte-beri alırdık. Müşfik bir insandı. Şöhreti ilkin Sürmene’yi sarmıştı, sonra dünyaya açıldı.
Eczacılıktan kullanılan birçok bitkiyi keşfetmişti; köylüler köy ve yayla dağlarından topladıkları envai çeşit bitkiyi onun dükkânına getirir satardı. Çocukluk yıllarımda Nazım Bilgin demek, Sürmene demekti. Saygın bir kimliği, güvenilir bir ismi vardır. Emin bir tacir, iyi bir insandı... Ayrıca, “Bilgin” adı, bilginin ilk tohumu olarak, ta çocukluğumda beynime yerleşmişti. Ağırlıklı, saygın ve tefekküre dalâlet eden bir çekiciliği vardır. “Molla Temel’in oğlu salâcı Ahmet” adıyla tanınan, rahmetli Babamla, iyi tanışırlardı. Bütün alış-verişini onunla yapardı. Ben bir kenarda, fındık çuvalları üzerinde suskun, saygılı dururken; onlar yüzde 50 randımanlı fındık üzerinden pazarlık yapardı. Eğer fındık biraz rutubetli ise randımandan kırar, dolayısıyla fiyat da eksilirdi. Çocukluğumdan beri dükkânın kapı kirişinde yeni doğmuş buzağıların kesilip kurutulmuş safra keseleri sarkardı. Geçen yıl Sürmene’ye gittiğimde aynı safra keselerini görmek, geleneğin ve hatıranın devamı açısından çok hoşuma gitmişti. Daha bir dizi hatıra ile gönlümde yaşayan bir hemşerimdi, büyüğümüz, ağabeyimiz, yurt dışındaki gururumuzdu. Yaptığı işleri takdir ettik, müteşebbis ruhu ile övünürdük... Gazetecilik yaptığım (80’li 90’lı) yıllarda, onunla özellikle dünyaya ihraç ettiği kimyevî bitkiler konusunda röportaj yapmayı çok düşünmüş fakat, bir türlü gerçekleştirememiştim. İçimde hep bir ukde olarak kalmıştı. Yıllar sonra bir mecliste oğlu Mehmet Bey ile tanıştık. Sürmeneli gazeteci arkadaşımız Hüseyin Sarıkoç tanıştırmıştı. Öz amcamın oğlu ile tanışmış gibi sevinmiş, gönenmiştim. Çünkü “Nazım Bilgin” ismi bütün Sürmeneliler için itibarın, sevginin adı idi. O bir efsâne insandı. Sürmene’ye her gidişimde, hemen hiç değişmeyen, eski hatırasını devam ettiren zemin kat dükkânına, eski yılların özlemiyle bakarım. Son kez, 2007 yazında yine baktım, uzaktan. Ama kendisi yoktu, yeni nesli ise tanımıyordum. Oğlu, birkaç sene önce, bir arkadaşıyla birlikte kocaman bir “Sürmene” kitabı yayınlamıştı. Kitap, kütüphânemin nadide köşesinde duruyordu. Onun sayfalarını açtığımda kendimi birden Kahve düzünün yeşil cennet düzlüğünde, Harmanların sisleri içinde, kemençeli-sesli bir yayla yolculuğunda hissederim. Demirci dükkânlarından çekiç sesleri, ekmek fırınlarından insanın iştahını kabartan İnce ekmek (pide) rayihaları yükselir... Aman Rabbim, bizim en güzel günlerimiz, en güzel masalımız o günlermiş meğer... O zamanlar envaî çeşit güller açardı yayla yollarının yamacında, Gomar çiçeği dediğimiz eflâtunî Açelyalar gülümserdi çocuk düşlerimize. Sisler içinde hüzünlü bir kaval çalardı. Soğuksudaki dükkânlarda baharı müjdeleyen meyve rayihaları dağılırdı etrafa. Lâhana bahçelerine ince bir kırağı inerdi. Dükkân vitrinlerini renkli akide şekerleri, sarı Karedeniz kurabiyeleri, dört köşe bisküviler, kurutulmuş tahta sandıklarda incirler; şimşirden oyulmuş tahta kaşıklar, kerenti (tırpan) ile biçilmiş çayır yüklerinin yayla kokusu; ineklerin boynuna asılan zillerin buruk göç duygusu; bir menkıbe-öğüt âbidesi olarak yol üzerinde duran, Kocakarı kayası. Efsaneye göre yaylaya erkenden gitmek isteyen bir Kocakarı, yolda amansız bir fırtınaya tutulmuş. Allah’a yalvarmış, yakarmış, söz vermiş. Eğer bu fırtına diner de, sağ-salim yaylaya varabilirsem Senin rızan için bir koç kurban edeceğim Ya Rabbi! demiş. Duâsı kabul olmuş, fırtına dinmiş, hava birden açılmış, günlük-güneşlik hâle gelmiş. Kocakarı nasıl olsa fırtına geçti diye verdiği sözden caymış. Göstermelik olsun diye, bir koyunun üzerindeki keneyi bulup, parmakları arasında ezerek kanını akıtmış. Kurbandan maksat kan akıtmak ise Ya Rabbi, işte kan akıttım diye, Allah’ı kandırmaya(!) kalkışmış. Sen misin sözünde ve vaadinde durmayan. Kocakarı o an Allah’ın gazabına uğramış: Sürüsü ile birlikte oracıkta, Gangeler yokuşunda, donup taşlaşmış!.. İbretlik bir hikâye!... Yıllar sonra Batıdan ve Doğudan binlerce kitap okudum, fakat hiç biri beni bu menkıbe kadar etkilemedi; hiç biri bu hikâye kadar şahsiyetimi doğrulukla terbiye etmedi... Sonra kendisine şiir yazdığım, “Seslikaya” ve “Madur Dağı”, Geriki Kayalar, Kerenkaş tepesi, çam sakızı, taş duvarlı, hardamalı alçak damlı yayla evleri; etrafı mertek ve taş duvarlarla çevrili yayla bahçeleri; dudak çatlatan soğuk su göletleri ve nihayet tümüyle Vizara yaylası. Çamlık, Yangın, Kemreli Dere, Gogun Üstü, doğal tezek kokusu, yayla düzlüğünde tırısa kalkan doru atlar, yüksek göklerden uçan küçücük demir tayyareler, hüzünlü akşamlarda eve dönen nahırdaki ineklerin buruk bağırışları, zil sesleri...Gürgenlikte gençkızların attığı imâlı-sevdâlı nâralar ve tekmil Yedi Para Mincana, yarım asra yakın bir süredir kalbimde yer etmiş. İstanbul’da 5 yıldızlı oteller bana hiçbir şey söylemezken; bu manzara, her hatırlayışta içimi şenlendirir, ruhumu diriltir; yiten zamanı hayâlî de olsa geri verir bana. Var olduğumu, tabiatın ve kâinatın şerefli, izzetli bir parçası olduğumu, zübde-i âlem olduğumu bu ortamda hissederim. Büyük şehirler ruhun zindanı, yaylara ise engin hürriyeti, çiçek ve rayiha bahçesi. Sonra yıllar yıllara ulandı. Gönlümüzde Karadeniz hasreti, İstanbul gurbetini kendimize mekân eyledik. Aradan çeyrek yüzyıldan fazla bir zaman geçti. Bir gün Vizaralı Saat Beyin oğlu Abdullah’ın solgun mavi minibüsüyle yaylaya gidiyorduk. Kahve düzünün oralara varmıştık ki, Nazım Bilgin bey de yaylaya gelecek bizimle, denildi. Birden heyecanlandım. Adeta zaman durdu, masal günler geri geldi, kalbim atmaya başladı. Sanki kırk yıl geriye gitmiştik. Bütün hatıralar sıcak tandır ekmeği gibi buram buramdı. Tay-i zaman eylemişti bütün yaşantım. Büyük şehirde yüzlerce büyük isimle arkadaşlık kurmuş, yüzlerce tanınmış ilim-fikir-edebiyat ve sanat adamı ile röportaj yapmıştım; ama hiç bir zaman bu kadar heyecanlanmamıştım. İlçemin efsâne esnafı Nazım Bilgin’le aynı minibüste yolculuk yapmak fevkalâde bir şeydi... Yazarlığımı, şairliğim, gazeteciliğimi çoktan unutmuştum. Kırk-elli yıl öncesinin ürkek-çekingen çocuğu hâline dönmüştüm. Nihayet, Nazım Bilgin göründü. Biz bir bakanı değil, Başbakanı karşılar gibi, hürmetkâr edâ ile arabadan inip onu selâmladık; tanıştık, el sıkıştık. Öyle ulaşılmaz bir kişi değildi. Soru sorarken, en tanınmış kişi karşısında bile zerrece heyecanlanmayan ben, onunla sohbete girişme mevzuunda hâlâ çekingendim. Engin yürekli olduğunu fark edince açıldık. Sohbet ve eski hatıralar koyulaştı. Yukarıdaki hatıraların hemen hepsini kendisine anlattım. Müşfik bir edâ ile güldü. Arabada, eniştem İhsan Yazıcı vardı ve onunla çok samimi idiler. Oğluyla tanışmamızı, kendisiyle röportaj yapma arzumu söyledim. “Memnuniyetle” dedi. Böyle yol alırken, üç teçhizatlı Jandarma birden minibüsün önünü kesti. Karadenizliyiz ya, hemen hepimizde tabanca vardı. Tabanca dediğim Kırıkkale, 7.65; Karadeniz’de bunu pek silahtan saymazlar. Zaten benim silah merakım pek yoktur. Gazetecilik yaptığım yıllarda ihtiyaten ruhsatlı bir silah almıştım. Jandarmalar kimlik sorduğunda yanımdaki Basın Kartımı gösterdim, bir şey demediler. Eniştemin de Beratta bir tabancası vardı. Meğer ki asıl silah Nazım Bilgin Beyde imiş. Çıkarınca ağzımız açık kaldı. 14’lü mü, 16’lı mı ne? Heybetli bir şey. Bir mermisi var ki, sanırsın tüfek mermisi. Öyle ki, Jandarma çavuşu bile hayran kaldı silaha ve mermilerine. Hatta, bu mermilerden pek bulamıyoruz diye, dolaylı yoldan bir talepte bile bulundu. Ama Nazım Bey, pek aldırmadı. Kapı gibi de ruhsatı vardı. Hatıramda iz bırakan Nazım Bilgin’e de bu yakışırdı zaten. İş burada bitmedi tabiî ki. Onu bir başka özelliğini dile getirdi eniştem. Kırtıldan (sert ve kısa ot tabakası) başka hiçbir şeyin yetişmeyeceğini sandığımız yayla bahçesinde envai çeşit bitki ve küçük boy ağaçlar yetiştirmişti. Onu evine bırakmak yayla evine varınca, etrafı tel örgülerle çevrili bahçenin güzelliğini gördük. Bir kere daha hayretler içinde kaldık. Bir tabiat adamı olan Nazım Bilgin, bunu fiili olarak da el-âleme göstermişti. Yayla bozkırında türlü ağaçlar, çiçekler, çamlar, kızılağaçlar, açelyalar, dağ armutları yetiştirmişti. Hayranlıkla seyrettik bahçeyi. Çalışmanın semeresini almış ve yayla ahalisine iyi bir örnek olmuştu. Vedalaşıp ayrıldık. Sanıyorum, üç veya dört sene önce idi...Bir daha görüşemedik. Şimdi, bugün (24 Aralık 2007) Vizaratv.com haberlerine göz atarken, ta can evimden vuruldum. Bir çam devrildi içimde, Madır Dağı yıkıldı sanki. Sesli Kayadan kederli bir çığlık yükseldi. Sürmene’nin ana sütünü tam ortasından kırıldı...Karadeniz’de ümit gemileri battı; mavi kayıklar alabora oldu. O sıcak hatıraların üzerine soğuk bir zemheri kışı çöktü; yoğun, elemli bir sis kapladı Sürmene çarşısını; Vizara yaylasını duman örttü baştan başa. Sanki hatıralar solgun, beyaz bir kefene sarıldı. Bütün dağ çiçeklerini hüzün ve keder bürüdü. Sürmene yoksullaştı. Gittikçe yalnızlaşıyoruz. Aşina şahsiyetler olmayınca, hayatın rengi ve tadı kalmıyor. Biliriz, inanırız, “Her canlı ölümü tadacaktır!” ama yine de kederlendirir bizi ölümler. Aslında ölüm, en derin, en ulvî, en mistik öğüttür insanoğlu için. İbret almak gerek. Evet, Aziz Mahmut Hüdâyi hazretlerinin buyurduğu gibi, “Ayinedir bu âlem, her şey Hakk ile kâim/Mir’ad-ı Muhammed’den, Allah görünür daim!” Görebilene ve olabilene ne mutlu... Allah kendisine gani gani rahmet, değerli oğullarına, yakınlarına ve bütün Sürmenelilere sabrı cemiller nasip eylesin. Namazı nerede, hangi camide kılındı bilmiyorum ama; hocanın “Merhumu nasıl bilirdiniz?” sualine bu uzak gurbetten, bütün kalbim ve samimiyetimle cevap veriyorum; “İyi bilirdik ve bütün haklarımızı helâl ettik!” Osman Olcay YAZICI Görüntüleme sayısı: 815
|
- Yorumunuz okumus oldugunuz konu ile alakali olmalidir.
- Yazmis oldugunuz yorum kisisel hakaret, asagilayici, karsi tarafi küçük düsürücü ya da rencide edici vs. gibi kelimeler içermemelidir.
- Okumus oldugunuz konuya iliskin yapacak oldugunuz yorumlar eger sizin fikir ve düsüncenize uygun degilse konu yazarinin ya da haber sahibinin yapmis oldugu çalismayi basit gösterecek ya da degersiz sayacak ifadeler içermemelidir.
- Reklâm amaçli hiçbir kelime ya da cümle yorumunuzda yer almamalidir.
- Yazacak oldugunuz yorumlar genel ahlâk kurallari ve yasalara uygun olmalidir.
- Yazmis oldugunuz yorum içeriginden Serander.Net hiçbir sekilde sorumlu tutulmayacaktir.
- Yorumunuza gerçek isim ve e-posta bilgilerinizi eklemediginiz takdirde sayet yorumunuz yayinlanmazsa -Yorumum neden yayinlanmadi?- bilgisi tarafiniza ulasmayacaktir.
| |