• Font boyutunu büyüt
  • Varsayılan font büyüklüğü
  • Font boyutunu küçült
Font +-

Serander.Net ® | Karadeniz Kültürü - Karadeniz Bölgesi tarih ve kültürü

Serander.Net 4. Yılında!

Anasayfa > Işık ATAKAN > Çocukluğumun Mahallesi
Çocukluğumun Mahallesi
Işık ATAKAN
Yazar Işık ATAKAN   
Cumartesi, 21 Ağustos 2010 00:05

Trabzon'un bir mahallesinde dünyaya geldim. Çocukluğum ve hatta gençliğim hep bu mahallede geçti. Bahsedeceğim yıllar 1980'lerin öncesine ait. Her şeyde bolluğun ve aksine zaman zaman yokluğun da hüküm sürdüğü yıllardır. Doğru dürüst suyumuz akmaz, elektriğimiz yanmaz, istediğimiz yere vasıtasız ulaşılmaz, aradığımız bulunmazdı. Bunlar olmadan hiç yaşanılır mı diyeceksiniz...? Yaşanılır, yaşanılır tabii ki.

O dönemler itibarıyla her şeyimiz olsun diye öyle  ihtiraslarımız, hırçınlığımız, kıskançlığımız da yoktu. Bu nedenle az'a kanaat eder, yine de çok mutlu yaşardık. Söz konusu yıllarda hazır konfeksiyoncuların ve ayakkabıcıların istisna olduğu mağazalardan ancak özel günlerde ve temiz giyinmek üzere alışveriş yapılırdı. Ailemizin, komşularımızın el becerileri vardı. Hazır giyim yerine dikiş-nakış yaparak bizleri giydirip, kuşandırırlardı. Mahallemiz arasında yada çarşıda sayılı terzilere de özel dikim siparişi verirlerdi.

Ayakkabılarımız eskiyince hemen yenisini almak yerine tamir ettirip, boyattırırdık. Kapı önlerinde, mahalle aralarında oyun oynarken yıpranan pantolonlarımız yama yapılır, ördürülürdü. Mahalle berberine gittiğimizde Amerikan ya da alabuluz kesimden başka bir saç modeli bilmezdik; ama itiraf etmek gerekirse, gençlik yıllarımıza doğru yayılmaya başlayan Avrupa modası özentisiyle uzun saç bırakmayı, zülüf dediğimiz şakaklardan sarkan favorilerimizi uzatmayı ve pantolonlarımızı da geniş paça ispanyol yaptırmayı öğrendik.

Hiç bir şeyin paylaşımı akşamlar kadar zevkli geçmezdi. Elektriklerin sık sık kesilmesiyle uzun geceler boyu bir gaz lambasının titrek ışığı altında ailece oturmak, sohbet etmek ve bu ışık altında ders çalışmakla meşgul olurduk. Bazen elimizde bir kandil ya da bir lüks lâmbasıyla komşuya gitmek ve geç vakitlere kadar oturup oyun oynamak, eğlenmek en güzel anlarımızdı. Yalnız radyoların dinlendiği kış gecelerinde odun ya da fındık kabuğuyla yanan sobamızın yanında yoksa kor ateşten oluşmuş bir mangal başında akşam sefamız bitmek bilmezdi.

O yıllarda karşı komşumuz hafız teyzenin başörtüsü, bitişik komşumuzun genç kızı Ayşe'nin mini eteği, aşağı taraftaki yeni evli Neriman ablanın derin dekoltesi, hiç de umurumuzda değildi. Tüm mahalle düğünde, dernekte mutluluktan göbek atarken,en acı günde de kırk gün kırk gece cenazemizi beklerdik. Bayramları tatil değil, millî ve dinî bakımdan önemli günler bilirdik.

Mahallemizin temizliği kent belediyemiz değil, sanki bizler sorumluyduk. Günaşırı yediden yetmişe ev hanımları, genç kızlar kapı önlerini ve hatta sokağımızı baştan aşağı süpürür, temizlerdiler. Böylece yolda, çarşıda, kapıda, camda bir selamla bir dilim ekmeği, bir tas çorbayı her zaman komşu ilişkilerimizde paylaşmanın sevincini ve mutluluğunu tadardık.

Çocukluk oyuncaklarımızın üstünde ne "Made In China", ne de  "Hong Kong" diye uzak doğu markaları yazmazdı. Bugünün teknolojisinden çok uzakta, ellerimizle tahtaları kesip, yontarak yaptığımız tekerlekli arabalar oyuncağımız olurdu. Boş iplik makaraları, demir telleri, bilyeler, gazoz, ciklet, kibrit ve sigara kutusu kapakları vaz geçilmez oyun malzemelerimizdi.  

Her mahalle arasında oyun için boş araziler-arsalar mevcuttu. Şimdiki gibi akşamdan sabaha mantar gibi betondan binalar çıkmazdı; ama oyun için topu görmek pek de mümkün değildi. Kağıttan sarıp sarmaladığımız bir yamuk şekille top özlemimizi giderirdik. Arada sırada mahalle bakkalımıza gelen plastik toplar sevincimiz olurdu; onlar da aile durumu iyi olan çocuklar tarafından hemen tüketilirdi. O toplarla oyun oynadığımızda patlamamasına ve eskimemesine özen gösterirdik. Gün gelir birbirimize; "benim topum seninkinden daha cedit (yeni) duruyor" diye değer biçerdik. Ağabeylerimizin oynadığı futbol topları ise üstten dikişli, bağcıklı ve içinde pompayla ya da nefesle şişirilen bir şambiyel bulunurdu.

Çocukluğumdaki oyunlarımızda, eğlencelerimizde hiç bir zaman kutuplaşma, ayrımcılık olmazdı. Dilimiz, dinimiz, rengimiz özelimizdi. Kimse kimseye karışmazdı. Yaz tatilinde okullarımız kapandığında dileyen ailenin çocuklarıyla birlikte Kur-an öğrenmek üzere kimimiz camide hocaya, kimimiz hacı hafız anneye giderdik. Gün gelir sinemaya, konsere, maça, kahvehaneye, pastaneye yine birlikte giderdik. Ortak harcamalarımızda "Alman usulü" olsun diye bir söz bilmezdik. Arkadaşlık, dostluk duygusundan öteye bir kardeş gibi her şeyi paylaşırdık.

Mahalle camimizin imamı, manavı, kasabı, tüccarı, memuru, işçisi,  emeklisi, fakiri, zengini, köylüsü, efendisi, sarhoşu, iğnecisi, ebesi, delisi ve hatta köpeği, kedisi vs. bizler için çok önemli birer değerdi.

Namussuzluk, hırsızlık, yan gözle bakmak, söz atmak nedir bilmezdik, duymazdık. Arkadaşlarımızın evlerine girer çıkardık. Anasına ana, kız kardeşine bacımız gibi bakardık. Mahallemizi evimiz gibi bilir, gelen misafirlere nezaket gösterirdik. Kahvehanenin, caminin önünden bir kere geçtik mi bir daha geçmemek için büyüklerimize saygı duyardık. 

Şimdiki çocuklar gibi bir elimizde cep telefonu, odamızda bilgisayarımız yoktu. PTT'ye bir çağrıyla gidilir, telefon iletişimi kurulurdu. Televizyonların yerinde radyolar ve sayılı birkaç gazete-dergi yayını bulunmaktaydı. O yıllardaki siyasetçilerimiz şimdiki siyasetciler gibi milletin karşısında en ağır sözlerle çizmeden yukarı çıkmazlardı. Mebus (Millletvekili) duruşlarıyla tavırlarında asalet, söylemlerinde beyefendilik vardı. Seçim zamanlarında kentin alanlarına değil, mahalle kahvehanelerine kadar, insan içine girerlerdi. Konuşmak üzere hangi siyasi partiden olursa olsunlar ayırtedilmek sizin davul-zurnayla, ışıklı tak'larla ve konfetilerle karşılanıp, çoluk-çocuk ailece dinlemeye giderdik. Memleket-millet sorunları din-dil üzerinden değil, ekonomik, sağlık ve eğitim üzerinden çözüm aranırdı…

Bugün o çocukluk mahallem ve bunca geçen yıllar, tüm değerleriyle bir film şeridi gibi geçerken gözlerimden, mum ışığı aydınlığı kadar özlemle nereye doğru gittiğimizi hüzünle yaşıyorum...

Işık ATAKAN
E-Posta:
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Her hakkı saklıdır. Yazarının ve Serander.Net'in izni olmaksızın alıntı yapılamaz, kullanılamaz. Bilgi için: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Geri dönüş(0)
Yorum (0)Add Comment

Yorum
daha küçük | daha büyük

busy
 

Serander.Net Twitter'da!

Serander.Net Facebook'ta!

Son Yorumlar