Serander.Net | Karadeniz Kültürü... Karadeniz tarihi, kültürü ve folkloru!

Pzt10232017

Son GüncellemeCts, 25 Şub 2017 8pm

Back Buradasınız: Ana Sayfa Karadeniz Kültürü Gezi & İnceleme Aksaray'dan Trabzon'a: Erzurum Günlüğü

Aksaray'dan Trabzon'a: Erzurum Günlüğü

Ulu Camii ve Çifte Minare

Yrd. Doç Dr. Necmettin AYGÜN'ün Aksaray'dan Trabzon'a yaptığı bir yolculuğun, uğrak noktalarının yer aldığı şehirler ve Erzurum yöresi ile ilgili gezi notlarının yer aldığı gezi-inceleme yazısını sunuyoruz.

AKSARAY'DAN TRABZON'A: ERZURUM GÜNLÜĞÜ

Üyesi olduğumuz medeniyet Orta Asya’dan dünyanın dört bir tarafına yayılarak seyahat etmenin en iyi örneğini sergilemiş olmakla birlikte seyahat kültürünün insanımızda alışkanlık seviyesinde yerleştiğini söylemek mümkün değildir. Yoğun çalışma temposu ve geçim sıkıntısı gibi etkenler sebep gösterilse de zabt u rapt altında kalarak yerli yerinde oturmayı, bağını bostanını muhafaza etmeyi (:koltuğu kaptırmamayı) tebdil-i mekana tercih eden yapıya sahip olduğumuz ortadadır.

Bu münasebetle Akçaabat dolaylarında söylenegelen bir vakıayı dile getirmek gerekir. Akçaabat’ın önemli yayla kutlamalarından biri her yıl Hıdırnebi yaylasında gerçekleşen Orağın yedisi (20 Temmuz) denilen kutlamadır. Bu günde ahalinin çoğu köyünü barkını terk ederek soluğu yaylada alır. Anlatılır; bir gün biri bu vesileyle Hıdırnebi yaylasına çıkar. Sağa sola bir süre bakındıktan sonra Ulaa habu dünya ne gada (ne kadar) büyuk! der. Oysa görünen Akçaabat, Maçka, Tonya ve Vakfıkebir’in birkaç dağ veya tepesinin üst kısımlarından ibarettir. Dolayısıyla insanımızın külliyetli bir kısmı, haftada bir Salı pazarına gidip gelme hariç, doğumundan ölümüne kadar doğduğu köyden dışarı çıkmama yönünde ilginç bir inat ve geleneği sürdürmede söz sahibidir.

Seyahat edenlerin seyahatlerinde yaşadıklarını kayda alma yönünde gayret göstermeleri ise ender rastlanılan bir durumdur. Bu nedenledir ki geçmişle ilgili her türden araştırmada başvurulan kaynaklardan olan seyahatnâme türü eserlerin aşırı bir çoğunluğu yabancıların kaleminden çıkmıştır. Bu nedenle İbn-i Batuta, Clavijo, Tavernier, Tournefort, Bıjışkyan, Texier, Fallmerayer ve Cuinet gibi araştırmacı-gezgin tipi seyyahlar tarihimiz açısından olduğu gibi dünya tarihi açısından da tartışmasız öneme sahiptirler.

(Erzurum kalesinden Ulucami ve Çifte Minareli Medrese yönüne doğru şehrin görünüşü)

1490’lardan itibaren dünyayı gezip dolaşmaya (ve yanı zamanda sömürmeye) başlayan Avrupalıların doğuya olan ilgilerinin XVIII. yüzyıl sonlarına doğru daha da önem kazandığı görülmektedir. Bu vesileyle 1797 yılı Mayıs ayı başlarında Trabzon kadısına İstanbul’dan yazılan bir yazı çok şey anlatmaktadır.

Yazıda, tıp âlemine vakıf Buşan ve kardeşinin Frenk (Avrupa) diyarında bulunmayan tıbba dair bazı bitkiler, ağaçlar ve nadir rastlanılan hayvanlar (nebâtât, eşçâr ve hayvânât-ı nâdire) hakkında araştırma yapmak için Frenk diyarından görevlendirildikleri, Trabzon’a deniz yoluyla varıp gelinceye değin kendilerinden vergi istenilerek rencide edilmemeleri ve seyahatlerinin istedikleri gibi (kendi hallerinde) gerçekleşmesine engel olunmaması önemle belirtilmekte (emredilmekte) ydi.(Aygün 2005, 2).

Görüldüğü gibi Avrupalılar o günkü ulaşım ve iletişim şartlarının zorluklarına rağmen dünyanın altını üstüne getirmekte, Karadeniz’in dağını taşını dolaşarak bulduklarını, nerdeyse bir yüzyıl önce Güney Karadeniz kıyılarını dolaşan botanikçi Tournefort gibi kayıt altına almakta, resmetmekteydiler. Oysa aynı dönemde bölgemizin ileri gelenleri konumunda olan ayan ve eşraf , halkın devlete ödeyecekleri vergilere kendi paylarını da fazlasıyla katarak toplarken bu vergilerin çok az bir kısmını devlete göndermekte; geri kalan kısmını ise giyim kuşama, yeme ve içmeye, emlak satın almaya harcamaktaydılar; aynı kimseler boş zamanlarında ise birbirlerinin kasabalarını yağmalayarak ömür tüketmekteydiler (Aygün 2005, 28-53).

Günümüzde iletişim ve ulaşım şartları seyahat etmeyi kolaylaştırmış gözükse de yazı yazma yerine söz söylemede mahir olan toplumumuz bu geleneğini bozma yönünde fazla bir gayret içerisinde değildir. Yazı yazmadığımız gibi okumayı da sevmediğimizden yazımın giriş kısmını burada keserek görev yapmakta olduğum Aksaray ilinden yıllık iznimi kullanmak amacıyla ayrılışım ve Kayseri-Sivas-Erzurum üzerinden memleketim Trabzon’a gidişim vesilesiyle seyahatim esnasında aldığım notları burada sizlerle paylaşmak istiyorum.

(Erzurum Evleri, dış kısım)

Memleketim Trabzon’a gitmek için yaklaşık 20 yıldır kullandığım Ankara-Samsun-Trabzon güzergahını kullanmak yerine aynı zamanda hemşerimiz olan kayın pederimin yaşadığı Erzurum üzerinden Trabzon’a gitmeye karar verdim. Böylece Erzurum’da Tapu Müdürlüğünde memur olan kayınpederimi de ziyaret ederek yıllardan beri bana yapmış olduğu daveti de yerine getirmiş olacaktım.

Nasıl ki, Evliya Çelebi 1640 yılında babasının memuriyeti sebebiyle Trabzon’a gidecek olduğunda Unkapanı’nda o bölgeyi bilen gemicilerden Trabzonlu Fırtıloğlu’nun Karamürsel tipi yelkenlisine binmişse (Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, 84) ben de Erzurum yolcusu olarak bir Erzurum firmasından bilet alarak saat 19.20’de Sanayi köprüsü mevkiinden otobüse binerek Aksaray’dan ayrıldık. Eşim ve iki çocuğumla başlayan bu otobüs yolculuğu akşam karanlığının iyice çöktüğü saat 21.00’e kadar oldukça iyi geçti. Bu iki saatte Aksaray’dan Kayseri’ye giden yol üzerinde kalan Nevşehir ve çevresini en azından iyi bir şekilde görme imkanımız oldu.

Aksaray’dan çıktıktan sonra pek de verimli olmayan kıraç alanlardan geçerken buğday ve arpa ekinleri yanı sıra üzüm bağları görülmektedir. Bölgenin bu kısmında büyük ovalar bulunmamaktadır. Bununla birlikte Aksaray-Kayseri arasındaki çift şeritli yol oldukça bakımlı. Antalya-Konya-Aksaray-Kayseri-Sivas-Erzurum hattı doğu ile batıyı, güney ile kuzeyi birbirine bağlayan bir kara yolu olması hasebiyle bu yol ve çevresindeki yerleşimler han ve kervansaray açısından zengindir. Bunlardan biri Aksaray ile Nevşehir arasındaki ana yol kenarında, sol cihette yer alan tarihî Alayhandır (Pervane kervansarayı).

(Erzurum Evleri, iç kısım)

Kalıntıları görülen bu hanın XII. yüzyılda (1192) Anadolu Selçukluları zamanında II. Kılıçarslan tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Günümüzde birkaç duvarı hariç bütünüyle yıkılmış olan hanın restore edildiği görülmektedir. Genelde kıraç arazide bir süre daha yol aldıktan sonra Nevşehir merkezine geldik. Yeni binalara sahip olması yanında yeni kurulan üniversiteye ait binaların varlığı şehre modern bir görüntü katmış. Bu yolculuk sayesinde ilk kez gördüğüm Nevşehir’i daha önce önemsememiş olmanın büyük bir hata olduğunu böylece anlamış oldum.

Aksaray’dan ayrılışımızdan iki saat gibi bir zaman geçti geçmedi kendimiz Kayseri’de bulduk. Ancak hava karardığından şehri görebilme imkânımız olmadı. Bununla birlikte, şehrin ışıkları buranın Anadolu’nun ortasında çok önemli bir yerleşim olduğunu ifade etmektedir. Şehrin terminalinin büyüklüğü ve mimarisi de şehre yakışır biçimde doğrusu. Burada beş on dakika mola verildiğinden dinlenme ve temiz hava alma fırsatımız oldu, sonra yeniden yola koyulduk. Bu arada çocuklar havanın kararmasıyla birlikte çevreyi seyretmekten mahrum kaldıklarından uykuya daldılar.

(Erzurum Evleri, iç kısım)

Kayseri’den Sivas yönüne doğru ilerlerken yolun 40. kilometresi dolaylarında ve yolun sağ kenarında yer alan ve I. Alaaddin Keykubat zamanında yapılan Sultan hanı ışıklandırılmış olması nedeniyle akşam vakti fizikî görüntüsü ile Kayseri ile Sivas arasındaki yüzyıllara dayanan siyasî ve iktisadî geçmişi hatırlatır gibi durmaktadır. Saat 23.00 dolaylarında Gemerek’te, kalite sınıflandırmasına dahi sokulamayacak derecede kötü olan bir konaklama tesisinde mola verdikten sonra yeniden yola koyulduk.

Sivas’a bağlı Şarkışla ilçesi civarında yolun 20 km kadar bir kısmının genişletme ve asfaltlanma çalışmaları yapıldığından yolun bu kısmını tamamlamak oldukça sıkıcıydı. Bir süre daha yol aldıktan sonra gece dörde doğru Sivas çıkışına denk düşen İmranlı’da da mola verdik. Moladan sonra ise öncekine oranla oldukça virajlı ve inişli-çıkışlı olan Kızıldağı’nda yol altıktan sonra gün ağarırken bu dağ silsilesini Erzincan yönüne doğru tamamlamak üzere inişe geçtik.

Erzincan, düzlüğü, düzgün yolları, temizliği ve yeşilliği ile taşra yerleşimlerinin büyük şehirler ile yarışır seviyede olduğunun resmi adeta. Deprem tehlikesi dolayısıyla evlerin genelde iki-üç katlı olması şehre Avrupaî bir hava vermiş, şehirde ana ve ara caddelerin uzun yıllar yaşadığım Trabzon ve Ankara’ya göre oldukça geniş olması insana huzur vermekte.

Erzincan’dan Erzurum’a doğru bazen küçük ovalardan (düzlüklerden) bazen tepeliklerden geçerek, Fırat nehrinin bu mevsimde dahi gür olan sularını ve sulama amaçlı kullanıldığı anlaşılan göletleri seyrederek kardeşimin bir zamanlar askerlik yaptığı Ilıca üzerinden Erzurum’a vardık. Terminale girdiğimizde saat 07.30 dolaylarıydı. Terminalde yola çıkacak otobüsler hazırlık içerisinde olduğundan önemli bir hareketlilik söz konusuydu. Bunu özellikle belirtmek isterim zira, daha önce bir kış mevsiminde gece vaktinde benim gibi Erzurum terminalinde yer almışsanız tarifi imkansız soğuk ve sessizlik karşısında şimdi gördüğüm hareketliliğin tadını anlamak ancak mümkün olur. Özellikle eşim, anne babasıyla ve diğer aile bireyleriyle buluştuğu için oldukça mutluydu.

(Erzurum Evleri, iç kısım-aydınlatma)

Bir süre istirahat ettikten sonra şehri gezmeye karar verdik. Yarın sabah Trabzon’a gitmeyi planladığımızdan yarım gün kadar vaktimiz vardı ve zamanı iyi değerlendirmeliydik. Kayınpederim İstanbul kapısına oldukça yakın olan tarihî Gez mahallesi denilen bir yerde yaşamaktaydı. Erzurum’un günümüzde dört ana giriş kapısı bulunmaktadır. Bunlar Kars kapı, Tebriz kapı, Gürcü kapı ve Erzincan kapı adlarını taşırlar. Bu girişler, Erzurum tarihinin yüzlerce yıllık geçmişinin nişaneleri olarak hâlâ yaşarlar. Ancak geçmişte bu kapıların üç adet oldukları anlaşılmaktadır.

Osmanlı devrinde şehre (:kaleye) İran ve Kars taraflarından gelenler Tebriz kapısında, Gürcistan taraflarından gelenler Gürcü kapısında ve İstanbul tarafından gelenler de Erzincan kapısında yoklanmaktaydılar. Erzincan kapısı günümüzde İstanbul kapı olarak adlandırılmaktadır. Bu kapılar Roma devri ve belki de daha evvelinden kalma kara yolu işleyişini göstermekte olup günümüzdeki modern yolların da aynı hattı takip etmeleri oldukça önemlidir. Evliya Çelebi 1641 yılında şehre geldiğinde kıble yönünde yer alan Tebriz kapısı ile batı yönündeki Erzincan kapısını birbirine bağlayan duvarların inşasının devam ettiği ve duvarların bir adam boyu olacak şekilde ortaya çıktığını ifade etse de günümüzde kapıları birbirlerine bağlayan bu duvarlara ait her hangi bir iz görülmemektedir.

(Erzurum Evleri, iç kısım)

Ailece Gez mahallesindeki evden çıkarak Erzurum’un meşhur havuzbaşı mevkiine doğru yol almaya başladık. Dörtyol konumunda olan Havuzbaşı herkes tarafından bilinen en önemli buluşma noktası olup burada her Erzurumlunun mutlaka bir anısı olduğu söyleniyor. Havuzbaşında fiskiyeli genişçe bir havuz bulunmakta olup buradan şehrin her bir yönüne gitmek mümkün. Buradan, Evliya Çelebinin ana yol diye ifade ettiği günümüzde ise Cumhuriyet caddesi olarak bilinen cadde başlıyor. Cumhuriyet caddesine gençler mecburiyet caddesi adını vermişler. Gençler için gezip tozacak başka cadde olmadığı için cadde bu isimle anılır olmuş. Haklılar da doğrusu. Bu caddede tarihî öneme haiz cami, bedesten ve han gibi binalar yer almakta olduğu gibi her türden alışveriş merkezi ve hoş vakit geçirilecek dinlenme mekânları bulunmaktadır. Caddeden ilerlerken kısmî bir eğimi tırmanmakta ve aynı zamanda sağa sola bakarak bir tarihçinin dikkatini çekecek nesneleri yakalamaya, insanların tavır ve davranışlarından anlam çıkarmaya koyuldum.

Bulunduğumuz cadde normalde yukarı bahsedilen kapılar içerisinde kıbleye bakan Tebrizkapı yönüne doğru uzandığından eski yerleşime göre kale içinde gezmekteyiz, ancak ortada görünen her hangi bir kale veya sur kalıntısı yok, 1600’lerde bu kapılar arasında kalan 70 Müslüman ve 7 Ermeni mahallesinde 1700 hane (1700x5=8500 kişi) bulunmaktaydı ve bütün evler toprak örtülüydü. Kale dışında yer alan varoşlarda ise 3000 ev (3000x5=15000 kişi) bulunmaktaydı (Evliya Çelebi, 239, 243). Günümüzde ise şehir içinde toprak örtülü damların yerini modern binalar almış olup yine de saat kulesinin bulunduğu iç kaleye çıkarken yol üzerinde bazı kerpiç ve toprak damlı evlere rastlamak mümkün.

Cumhuriyet caddesinin solunda hâlen müze olarak kullanılan Yakutiye Medresesi yer almakta. Özellikle geçmiş yıllarda o köy senin bu köy benim dolaşan gezgin derviş tipi hakkında bilgi edinmek, dervişlerin kullandıkları araç gereçleri görmek açısından burası muhakkak gezilmelidir. Medresenin Tebriz kapısı tarafında Kanunî devri vezirlerinden Lala Mustafa Paşanın adını taşıyan Câmi yer almakta. Evliya Çelebi bu caminin yerini Paşa sarayı (vali konağı) kapısının önünde, ana yol aşırısında olarak tarif ettiğinden (Evliya Çelebi, 240) böylece Osmanlı devrinde valilik olarak kullanılan mahalli de öğrenmiş oluyoruz. Bahsi geçen medrese ile caminin avluları ortak olduğundan günümüzde burası çay bahçesi olarak işletilmektedir. Bahçede oturup çay ve kahvelerini yudumlayanların genelde orta yaş ve üstü kişilerden oluştuğu görülmektedir. Ankara’da yaşadığım yirmi yıl boyunca tanıdığım Ümmü’l-kelâm (laf ebesi), nükteci, hoş sohbet, eğlenmeyi seven Erzurumlular aklıma geldiğinde burada yapılan sohbetlere iştirak edesim geliyor ancak, zamanım olmadığından çevrenin birkaç fotoğrafını çekerek yola devam ediyoruz. Yine caddenin solunda Cafer Efendi Camii ve onun ilerisinde de Cimcime Hatun Kümbeti yer almaktadır. Erzurum, bu hâliyle Osmanlı öncesi Türk-İslâm eserleri bakımından ve özellikle de kümbetler açısından oldukça zengin.

(Erzurum Evleri, aşhane)

Bahsi geçen caddenin bu sefer sağında Yüzbaşı Sokak İbrahim Paşa Mahallesi No 18’de yer alan Eski Erzurum Evleri’ne uğruyoruz, açıkçası vaktimizin çoğunu burada geçiriyoruz. Çünkü burası Erzurum’un Etnografya müzesi olma görevini üstlenmiş durumda. Gezdiğim yabancı ülkelerin etnografya müzesi açısından zenginliği karşısında ülkemizde müze kıtlığının yaşanması buraya daha fazla önem vermeme neden oldu.

Gerçekte kafe-restoran olarak işletilen bu yeri müze haline dönüştüren Siyami Demir Beyefendi ile görüşmek istiyorum ancak, kendisi bulunmadığından işletme müdürü Hasan Dumlu Beyefendiden bilgi alıyorum. İşletme sahibi Siyami Bey, yıkık dökük hâldeki evleri satın alarak veya vakıflara ait olan bazı evleri de kiralayarak burayı farklı bir ortam hâline getirmiş. Çocukluğundan beri kültürel faaliyetlere düşkün kültür sevdalısı Siyami Bey, doğduğu evlere benzettiği buradaki harabe evleri sahiplerinden satın alarak işe başlıyor, bu evleri ilk önce depo olarak kullanmayı düşünüyor, ancak daha sonra evleri birbirlerine koridorlarla bağlayarak ki, zaten Erzurum evleri soğuk kıştan korunmak için içi içe sırt sırta yapılmış olduklarından evleri birbirlerine bağlamakta zorluk çekmiyor. Ancak bu evlerin şimdiki müze-restoran biçimine dönüşmesi neredeyse 10-15 yılı alıyor. Siyami Bey restore ettiği evleri güzelleştirmek için Erzurum’a has akla gelebilecek ne varsa toplamaya başlıyor.

Köyleri kasabaları dolaşarak gördüğü ne varsa, bazısını para ile bazısını da parasız elde etmeyi başarıyor ve sonunda Anadolu’da eşi ve benzerine az rastlanılan bu müessese ortaya çıkıyor. Halk burayı Erzurum evleri olarak biliyor. Yaz tatili olduğundan sakin görünse de okullar ve üniversiteler açık olduğunda oturacak yer bulunmayan bu dinlenme, yeme-içme mahallinin duvarları Doğu Anadolu’nun sosyo-külyütel yapısını yansıtan bir ayna gibi. Aşhaneler, sofalar, odalar ve koridorlarda yer alan alet ve edevatı tek tek anlatmaya kalkacak olursak Siyami Beyin bu kadar eşyayı nasıl tedarik ettiğine siz de şaşırıp kalırsınız. Bu nedenle muhakkak buranın görülmesi ve en az bir saat kalarak tarihin labirentlerine, nem kokan koridorlarına kendinizi bırakmanız sizi şehir ortamından alıp gönül açan başka bir ortama, köy-kır kültürüne taşıyacaktır. İşletmenin bahçesinde yer alan tarımsal aletler içerisindeki sapan ve öküz arabası türleri eşine az rastlanır şeyler.

(Erzurum Evleri, iç kısım)

Erzurum’un zorlu kış şartlarında özellikle köylülerin karda yürümek için kullandıkları hedik adı verilen ayaklıklar envai türde. Evlerin aşhanelerinde yer alan bilegi ve dibek taşları, çoğunluğu bakırdan yapılmış bakraçlar, sahanlar, siniler, kazanlar, buhurdanlar, semaverler, gülabdanlar ve vazolar görülmeye değer. Köy ve kasabalarda halkın günlük yaşamda kullandığı her şey buraya taşınmış durumda. Her türden Kılıç, tüfek, yay takımı, hançer, barutluk, müzik aletleri, eski radyo, telgraf makinesi, ütü, iplik yapımında kullanılan teşi gibi aletler yanı sıra Trabzon’da eskiden garak adı verilen kapı kilitleri ve anahtarları görmek isteyenler buraya muhakkak uğramalıdırlar. Bahsi geçen eski Erzurum evlerinde evin içini aydınlatmak amacıyla tavandan bir havalandırma bırakılmaktaydı. Ağaç kütüklerinin üst üste yığılmasıyla oluşturulan tavan/dam kısmında küçük bir boşluk bırakılarak oluşan boşluk hem pencere ve hem de havalandırma görevi görüyor. Bu mimari Trabzon ve çevresinde görülmeyen farklı bir tarz. Açıkça söylemek gerekirse İstanbul’da Topkapı Sarayı, Ankara’da Anadolu Medeniyetler Müzesi ve Antalya’da Antalya müzesi bir tarihçi olarak beni ne kadar etkilemişse burası da beni o derecede etkiledi diyebilirim. İnsanlığın binlerce yıllık yaşam mücadelesinin serüveni burada bir çırpıda gözünüzün önünde canlanmakta, akıp gitmekte âdeta…

Cumhuriyet caddesinde gezinmeye devam ediyoruz ve Tebriz kapı taraflarına doğru yolumuz bu sefer iniş bir hâl alıyor, karşımıza yolun sağında Ulu Cami ve Çifte Minareli Medrese; yolun solunda ise bunların karşısında yer alan İçkale ile bu kaleye bitişik olan ve aynı zamanda Tebriz kapının da sol kısmı olan ana kalenin bazı kalıntıları çıkıyor. Şehrin ve caddenin bu kısmı bir tarihçiye oldukça fazla malzeme sunduğundan şehrin en rahat ve sıkılmadan dolaştığım yerlerinin başında burası geliyor. Burada saat kulesi, minareler, işlemeli taşlar, mezar taşları ve sur kalıntıları gibi tarihî nesneler sadece birkaç on metrekarelik alan içerisinde yer almakta.

Bu alanda ilk olarak caddenin solunda yer alan günümüzde kale diye anılan ancak geçmişte İç Kale görevi gören mahalle çıkıyoruz, hafif yüksekçe bir yerde yer aldığından kısa bir tırmanmadan sonra kalenin girişine geliyoruz. Evliya Çelebi gümrük kâtipliği görevi ile 1841 yılı kış başında Erzurum valisi ile birlikte Erzurum’a gelirken ta Ilıca’dan Erzurum’a kadar askerlerin yol kenarına dizilerek kendilerini karşıladığından, Erzurum’a girdiklerinde ise 670 kez top atışı yapılarak ziyafetler verildiğinden bahseder. Biz ise girişte sadece dört duvarı ayakta kalan kaleyi görmek için önemli miktarda ücret ödemek durumunda kalınca boyumuzun ölçüsünü almış oluyoruz. Şüphesiz içerde bir müze veya başka bir sergi salonu olsa talep edilen ücretin mislini vermek işten bile değil ancak, olmayanı görmek için önemli miktarlarda ücret talep edilmesi tuhaf, neyse…

(Erzurum Evleri, iç kısım)

Kalede kazı çalışmaları devam etmekte, konuştuğum görevliler Roma devrine ait kalıntılara ulaşmayı hedefliyorlar. şehri daha iyi gözlemlemek için kaledeki saat kulesine çıkıyoruz. Eyerlidağ (Palandöken) ve bu dağ yamaçlarında yer alan Abdurrahman Gazi Türbesi, daha önce bahsi geçen medrese ve camiler, Nene Hatun tabyaları gibi tarihî mekânlar yanı sıra şehrin mahalleleri buradan rahatça görülebilmekte. Erzurum düz bir ovada kurulu olduğundan kale nispeten yüksekçe bir yer de yer almakta olsa da bu kule olmadan çevreyi gözetlemek mümkün değil. Bu nedenle kule bu kale için gerekli; kule 1600’lerde tuğla yapılı ve üstü ahşap olup kesik kule adıyla bilinmekteydi. Kaleye yakın olan yerleşimlerde sık aralıklarla üstü kurşun kaplama eski camilerin varlığı söz konudur. Bu haliyle Erzurum’daki Türk-İslâm eserlerinin Trabzon’a göre kat be kat fazla olması dikkatimizden kaçmamakta.

Caddenin sonunda yer alan Ulu Cami, şehrin en eski ve en büyük camisi. Bütünüyle kesme taştan inşa edilmiş. Bu hâliyle burası değerli malların saklandığı, yangına ve yağmaya karşı kullanılan bedestenlere benzemekte. Aksaray ilinde yer alan ve aynı adı taşıyan caminin de benzer fizikî yapıya sahip olması ilginç bir durum. Evliya Çelebi bu caminin 200 adet çam direkler ile yine çam kirişlerden oluştuğu ve toprak örtülü olduğunu belirtmektedir (Seyahatname, 240). Dolayısıyla caminin restore edilerek günümüzdeki hâli aldığı anlaşılmakta. Caminin kesme taşlı, basık tavanlı ve alaca karanlık yapısı insanı sokaktaki karmaşadan uzaklaştırmakta, rahatlatmaktadır.

Ulu Cami yanında yer alan Çifte Minareli (Eski) Medrese aslan, ejderha ve kartal gibi motifler yanı sıra sırmalı tuğla minareleriyle, kısacası mimarisiyle insanı büyülemektedir. Burasını 1999 yılında ziyaret ettiğimde kafe olarak işletilmekteydi, şimdi ise kapıdaki görevliler hariç her hangi bir canlılık görülmemekte ancak, belediye tarafından yapılan bahçe düzenlemesi devam etmektedir. Evliya çelebi bu bina için güzel bir şekilde tamir olunsa bir eğitim yuvası olurdu ki yeryüzünde benzeri olmazdı diyerek (Evliya Çelebi, 240) hislerimize tercüman olmaktadır. Tebriz kapısı girişine geldiğimizden bu noktada Cumhuriyet caddesi sona ermekte. Bir hayli yorulduğumuzdan ve zamanımız da kalmadığından aynı caddeden geri dönerek Lala Paşa Camii çevresindeki banklarda oturup, soğuk bir şeyler içip dinlendikten sonra soluğu evde aldık.

Ertesi sabah saat 08.00’de Erzurum terminalinde otobüsteki yerimizi alarak Trabzon’a doğru yol almaya başladık. Yol üzerindeki Aşkale modernleşme fırsatı yakalayamamış bir kasaba görüntüsünde, bura civarındaki yerleşimlerde çayır/ot yetiştirme ve buna dayalı hayvancılık esas geçim kaynağı gibi, zira otlar çoktan balya hâline getirilmiş tarlalarda. Derken yol genişletme çalışmalarının devam ettiği Kop dağına tırmanmaya başlıyoruz, yükseldikçe dağın haşmeti ortaya çıkmakta. Bilindiği gibi 80’li yıllarda Trabzonluların ana geçim kaynaklarından biri İran’a kamyonlarla mal taşıma faaliyeti idi. Bu iş ile geçinen hemen her köyden bir Trabzonlu muhakkak olurdu. Dağı tırmanırken kamyoncuların bu dağda yaşadıkları ile ilgili anlattıkları acı-tatlı anıları hatırlar gibi oluyorum. Dağın tepesindeki meşe çalılıkları ve bir boy çimler bu yılın buralarda oldukça yağışlı geçtiğini göstermekte.

(Erzurum Evleri, kağnı)

Ruslar ile yapılan birçok savaşın ve özellikle de I. Dünya Savaşının anısına dağın zirvesinde Kop Şehitler Abidesi yer almakta. Burası bir geçiş noktası olduğundan Ruslar ile en çetin mücadeleler burada yaşandığı bilinmektedir. Bu sefer dağın Bayburt tarafına doğru inişe geçiyoruz, ancak iki de bir karşımıza çıkan kısa ve daracık virajlar midemizi ağzımıza getirmekte doğrusu. Dağın iniş kısmında yine yol çalışmaları devam etmekte. Buradan Bayburt’a kadar yol kenarlarına kurulmuş yayla evleri, oteller, Bayburt Valiliği Kop Kayak Tesisleri ve Aşağı Kop gibi bir çok küçük yerleşim (mezra/köy) yer almakta, Kop dağının Bayburt tarafları daha yeşil ve dağın bu kısmında ve sonrasında arı kovanlarına sıklıkla rastlanmaktadır. Yine de buralarda esas geçimin arazinin darlığı nedeniyle hayvancılık olduğu anlaşılmaktadır. Bayburt iline 30 km kadar mesafede yer alan bir evin çatısında dalgalanan 6-7 m uzunluğundaki Trabzonspor bayrağını gören şoförümüz, Kop dağını kazasız belasızı inmiş olmanın verdiği heyecanın da etkisinde kalarak esaslı bir korna çalmayı ihmal etmiyor.

Bayburt il olmanın şansını iyi değerlendirmişe benziyor, inşası devam etmekte olan kooperatif evleri, yeni açılan üniversite ve terminale ait binalar bunu gösteriyor. Ancak terminal binasının planı hayret edilecek derecede kötü, lavaboları dört kat aşağıda yer alan zemine almak büyük bir mühendislik becerisi olmalı. İniş ve çıkış birkaç yüz metreye karşılık geldiğinden 10 dakika verilen mola ancak 30 dakikada tamamlanabiliyor….burada mola verirken otobüs muavinin mola için yaptığı anons unutulmayacak cinsten: Sayın yolcular beş on dekka burdayiz. Bayburt kalesi bölgede Trabzon’dan sonra kale kelimesini karşılayacak fizikî yapıya sahip olup restorasyonu tamamlanmış olduğundan eski heybetine kavuşmuş durumda.

Bayburt ile Gümüşhane arasında; yolun sağında Aydıntepe yer altı şehrine giden yol üzerinde yer alan 10-15 km uzunluğunda bir iki km genişliğindeki ova heybetiyle dikkat çekmekte. Bu sayede Osmanlı arşiv belgelerinde İran yönüne yapılan onlarca seferde Bayburt dolaylarından zahire (buğday, arpa vs) talep edilmesine neden olan havzayı da görmüş oluyoruz. Bu ovadan sonra Gümüşhane arazisi başlamakta, bırakınız ovayı dere kenarlarında yer alan küçük düzlükleri dahi görmek neredeyse imkânsız hâle geliyor yolun bu kısmından sonra. Bu nedenle Bayburt’tan Maçka’ya kadar olan yerleşimleri tarım ve hayvancılığa müsait yerleşimler sınıfında değil madenci yerleşimleri olarak ifade etmek doğru olacaktır. Bir zamanlar bura madenlerinden elde edilen bakır İstanbul’a götürülerek Tophanede top dökümünde kullanılmakta; bu toplar Eflak ve Boğdan’da, Viyana önlerinde kullanılarak devletin gücüne güç katmakta, küffara korku vermekteydi. Buradaki madenler sayesinde burada yer alan bir çok köy, gelişerek kasaba ve nahiye olma şansı yakalamışlardır.
Gümüşhane, ülkemizin taş ve kaya ihtiyacını karşılayacak derecede tarım dışı bir coğrafyaya sahip. Bazı düzlüklerde yetiştirilen armut ve elma gibi meyveler dikkat çekmekte sadece. Eski devirlerde gelip geçen yolcuların güvenliğini sağlamak üzere yol kenarlarındaki sarp kayalıklara kurulan derbent noktaları olan kuleler buralarda kale diye bilinmektedir. Torul’dan Trabzon’a doğru yolculuğumuz devam ederken karşılaştığımız göl heyecan yaratıyor. Beş yıl önceki yolculuğumda buralarda böyle bir manzaraya rastlamamıştım.

Öğreniyorum ki bu göl devam etmekte olan Kürtün barajının en üst kısmı, baraj su ile dolmaya devam ettiği için su altında kalan evlerin ve köprülerin kalıntılarının yarısı neredeyse su üzerinde görülmekte. İnsanların anıları, emekleri belki su altında kalacak ancak bu gölün yarattığı manzara gerçekten görülmeye değer ve bu göl buranın sosyo-ekonomik yapısını değiştirmeye, yeni turizm kaynakları yaratmaya aday. Biriken su şu anda bile kilometrelerce uzunlukta…

(Erzurum Evleri, Sapan)

Görüntüyü seyretmeye dalmışken Kürtün-Trabzon kavşağına geliyoruz ve Trabzon işaretinin olduğu levhayı takip ederek Zigana’ya tırmanmaya başlıyoruz. Bu tırmanma benim heyecanımı giderek artırıyor. Çünkü Zigana ismi memleketimi çağrıştırıyor, yolun sonuna gelindiğini hatırlatıyor. Zigana’yı tırmanırken bir yandan da tarihe dalıp gidiyorum. Orta Asya ve İran’dan gelen tüccar kervanlarının buraları tırmanırken çektikleri sıkıntılar aklıma geliyor. Fatih’in Trabzon’u kara tarafından bu dağlardan geçerek kuşatmasını ve çamurlu yolları geçerken çektiği sıkıntıları, uçurumlara kayıp giden askerî mühimmatı hatırlıyorum ve duygulanıyorum. Bu yolu tamir etmek için Osmanlı devlet adamlarının ve bölge ahalisinin harcadıkları binlerce kuruş ile yolda çalışan usta ve amelelerin Trabzon kadısından paralarını teslim almak için verdikleri dilekçeleri hatırlıyorum (Aygün 2005, 121-125). Zigana’nın zirvesine doğru yaklaştıkça Rahmetli dedemin “ha gayret tütünü bitirirsek (toplarsak) sizi Zigana’ya götüreceğim” diyerek çalışma şevkimizi artırması, çalışma gayretimizi artırmak için Zigana’da et yemeyi koz olarak kullanması aklıma geliyor.

Gerçekten de her tütün hasadından sonra Ağustos ayında dedemin bizi Zigana’ya getirişi ve bu esnada yol güzergahında gördüğümüz ve bize yabancı gelen her şeyi çocuk gözümle yaşadığım heyecanı yeniden yaşar gibi oluyorum. Karmakarışık-kaful gibi-duygular içerisinde iken tünele giriyoruz, defalarca piknik yaptığımız Zigana’nın tepe noktasını göremeden bir anda kendimizi Tünelin Maçka tarafındaki dinlenme tesislerinin önünde buluyoruz. Ve benim için artık bu yolculuk burada bitmiş sayılır. Çünkü burası Karadeniz…Bahsi geçen tesislerin sağ tarafında eski Maçka-Zigana yolunun-geçen yıl ailece piknik yaptığımız-Bekçiler denilen kontrol noktası dolaylarındaki çam ağaçlarından oluşan tablo tüm haşmetiyle karşımızda duruyor.

Ne bu görüntüyü ve ne de içime çektiğim temiz havayı anlatmak mümkün değil… Burayı anlatmak demek Hıdırnebiyi, Karadağı, Kadırgayı, Honefteri, Sisi, Kümbeti, Ayderi, Çam burnunu, Yoroz’u ve daha nice kutsal Karadeniz toprağını anlatmak demektir ki, açıkça söylemek gerekirse edebî gücüm buna yetmez derken XIX. yüzyılda Karadeniz’i gezen Amerikalı misyoner-seyyah Hepwort yardımıma koşuyor; “Manzara sözcüklere sığdırılamayacak kadar muhteşemdi. Sanki Efendimiz (Yaratan) Küçük Asya’nın (Anadolu’nun) bu bölümünü özenerek yaratmış…”… Yeniden görüşmek üzere[1]

Dipnotlar:

1- Saat 13.00 gibi Değirmendere‘de terminale varıyoruz. Buradan doğduğum yer alan Akçaabat ilçesinin Helvacı köyü, Buluşki Mahallesinin Lezgioğulları mevkiine varıyoruz (16-18 Temmuz 2009).

Yararlanılan Bazı Kaynaklar:

1-Necmettin Aygün, Onsekizinci yüzyılda Trabzon’da Ticaret, İstanbul 2005.
2-Kudret Emiroğlu, “Dünyadan Bakınca Trabzon”, Bir Tutkudur Trabzon, İstanbul 1997.
3-Evliya Çelebi Seyahatnâmesi (Haz. Y. Dağlı-S. Ali Karaman), C.2/1, İstanbul 2005, 84.

Yazı ve Fotoğraflar: Yrd. Doç. Dr. Necmettin AYGÜN
(Aksaray Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Aksaray)

Her hakkı saklıdır. Yazarının ve Serander.Net'in izni olmaksızın yazı ve fotoğraflar alıntı yapılamaz, kullanılamaz. Bilgi için: Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Karadeniz Yemekleri

Karadeniz Türküleri

Karadeniz Tarihi

Karadeniz Tarihi
Karadeniz Tarihi ile ilgili en geniş bilgiler Serander.Net'te!

Karadeniz Folkloru (Halk Bilim)

Karadeniz Folkloru (Halk Bilim)
Karadeniz Halk Kültürü ile ilgili bilmedikleriniz Serander.Net'te!

Gezi & İnceleme

Karadeniz Gezi & İnceleme
Karadeniz hakkında Gezi İnceleme yazılarıyla çok şey bulacaksınız.

Karadeniz Türküleri

Karadeniz Türküleri
Karadeniz Türküleri ile ilgili en geniş bilgiler Serander.Net'te!

Röportaj ve Söyleşiler

Röportaj & Söyleşi
Röportajlarımız ve Söyleşilerimizi keyifle okuyacaksınız...