Serander.Net | Karadeniz Kültürü... Karadeniz tarihi, kültürü ve folkloru!

Çar08162017

Son GüncellemeCts, 25 Şub 2017 8pm

Back Buradasınız: Ana Sayfa Karadeniz Kültürü Karadeniz Tarihi Doğu Karadeniz'in Etnik Tarihi Üzerine ...

Doğu Karadeniz'in Etnik Tarihi Üzerine ...

Doğu Karadeniz'in Etnik..

Tarihçi ve Araştırmacı Yazarlarımızdan Sn. Mehmet BİLGİN’in Karadeniz bölgesinin etnik tarihi üzerine kaleme almış olduğu “Doğu Karadeniz’in Etnik Tarihi Üzerine” isimli makalenin tamamını yayınlıyoruz....

Doğu Karadeniz'in Etnik Tarihi Üzerine

Doğu Karadeniz ile ilgili tarih yayınlarına bir göz attığımız zaman, özellikle tarih içinde bölgede yaşamış olan topluluklarla ilgili bilgilerin Şark Meselesinin kaygıları ile çarpıtılarak değerlendirildiğini görürüz. Gerek kendilerini daima bilimin temsilcisi kılığına sokmuş batılı araştırmacılar, gerekse onları izleyen Yunan ya da diğer milletlere mensup yazarlar bölge tarihi ile ilgi bilgi verirken, bölgeye ait gerçekleri ortaya koymanın gayreti ile değil, konuyu Şark Meselesinin labirentlerinden yansıyan ışıkların gölgesinde değerlendirmeyi tercih etmiştir. Konu üzerinde kalem oynatmış Türk Milleti’ne mensup birçok araştırmacı da var. Fakat bunların da pek çoğu batılı araştırmacıları izlemiş ve meseleyi daima batılıların ortaya koyduğu biçimde ele alıp onların yazdıklarını sorgulamadan yineleme kolaycılığını tercih etmişlerdir.

Bölge tarihi ile ilgili bu değerlendirme çarpıklığı, özellikle tarihin çeşitli dönemlerinde bölgede yaşamış olan halklara ait bilgiler söz konusu olduğu zaman hesaba gelmez bir ölçüye ulaşır. Ayrıca bu konuda hemen her zaman geçerliliğini koruyan bir çifte standart söz konusudur. Batının temellerine oturtulan Yunan ve Roma ile onların ortaçağda devamı kabul edilen Bizans’ın, işgal ettiği bölgelerdeki halkları Hıristiyanlık potası içinde eritip dillerini, kültürlerini hatta varlıklarını yok etmesi barbarların uygarlaştırılması yalanı ile yüceltilirken, Osmanlının, askerî zaferler sonrası hâkimiyet kurduğu topraklarda tebaası olmuş olan Hıristiyan halkların haklarını garantiye alarak, temsil ettiği din olan İslâmiyet’i birkaç asırlık bir süreç içinde, hoşgörü ve himaye çerçevesinde yayması vahşet, zülüm ve barbarlık olarak nitelendirilmiş, Osmanlının Hıristiyanlık inancına olduğu kadar etnik kimliklere de yaşama fırsatı tanımakla sağladığı istikrarı ise “Osmanlı toplumu ilerlemeyi sağlayan dinamiklerden yoksun geri bir toplumdu” hükmü ile katledilmiştir.

Bu çifte standart uygulanırken, sadece Osmanlı İmparatorluğunun hâkimiyet tesis ettiği coğrafyadaki halkların kimliklerinin yaşamasına ve günümüze ulaşmasına olan katkıları yok sayılmamıştır. İstanbul’u alıp, Bizans’ı tarihe gömen Osmanlının, halkları Hıristiyanlık potasında eritme ve yok etmenin büyük ustası olan Ortodoks kilisesini yeniden kurup, Patrikhanenin Anadolu ve Balkanlarda imparatorluğun tebaası olan Hıristiyan-Ortodokslar üzerinde etkinliği yeniden tesis etmesi gerçeği görmezlikten gelinmiştir.

Patrikhane, Trabzon’un Osmanlı topraklarına katılmasından sonra özellikle Doğu Karadeniz Bölgesindeki Hıristiyanlar üzerinde, asırlar sonra yeniden ve daha güçlü bir şekilde hâkimiyet tesis etmiş ve Osmanlının fetihten sonra bölgeye gönderdiği değişik milletlere mensup fakat Hıristiyan inancına sahip gurupları geçmiş dönemlerdeki gibi Rumlaştırma uygulamalarını başarı ile sürdürmüştü. Bu tavırlar entelektüel bir faaliyet olarak kalsa altını bu kadar kalın çizgilerle çizmeye gerek görmez, ulaştığımız doğru bilgileri, belgeleri ile birlikte yayınlamakla yetinebilirdik. Hiç şüphesiz bu çabalar da gerçeği arayanların takdiri ile sonuçlanırdı. Ama maalesef mesele bununla bitmiyor. Konunun üzerinin kalın bir sis perdesi ile örtülmesini sağlayan bir Şark Meselesi var.

Şark Meselesinde Osmanlının tesis ettiği istikrar ve hoşgörü ortamı içinde ömürleri uzamış, kültürlerini yaşama ve geliştirme fırsatını yakalamış olan etnik kimlikler, kendilerine bu fırsatı sağlamış olan Osmanlıyı yıkmak için kullanılmıştır. Bu etnik kimlikler sadece Osmanlıya karşı değil birbirlerine karşı da kışkırtılarak düşmanlık tohumları ekilmiş, kanla sulanmış ve yeşertilmiştir.

Bilgiler çarpıtıldı, gerçekler yok farz edildi, yalan söylendi, halklara vaatlerde bulunuldu, tahrikler yapıldı, kanlar döküldü ve sonuçta kurulan yeni düzende her türlü zenginlik ve servet batıya aktarılıp batı toplumunun refahı yükseltildi ve bu zafer beyaz ırkın üstünlüğü teorisiyle süslendi. Osmanlı coğrafyasında asırlar boyu istikrar içinde yaşayan halklar, temelinde Avrupa’nın ırksal üstünlüğü teorisi yatan ve yalanlarla bezenmiş bir tarih öğretisinden kaynaklanan bir kinle birbirine düşman yaşamaya mecbur bırakıldılar.

Doğu Karadeniz Bölgesinin etnik tarihini araştırmaya ve tarih içinde bu bölgede yaşamış halkların bir envanterini sunmaya çalışacağımız bu metine istemeyerek olsa da bu çarpıtmalara da işâret ederek başlamayı gerekli gördük. Dileriz bu gerçek bizden sonra konuya ilgi duyanların da dikkatini çeker. Çalışmamızda tarihî kaynaklarda yer alan bilgilerin yanı sıra bölgede yaptığımız araştırmalar esnasında tespit ettiğimiz yer ve aile isimlerinden de yararlandık. Bu şekliyle çalışmamızın sadece konuya projektör tutma iddiasında olduğunu belirtmek istiyoruz.

Trabzon’un Etnik Durumu

Bölge tarihi ile ilgili en büyük çarpıtma, bölge tarihinin Yunanlı kolonicilerle başlatılmasıdır. Bu yapılırken özellikle Yunanlıların koloni kurmalarından önce veya sonra bölgede yaşayan halklar ya yok farz edilmiştir ya da barbar, yaban, ilkel olarak nitelenmiş ve önemsiz kabul ettirilmek istenmiştir. Bölge tarihini Antik Yunanlıların kolonizasyonuyla başlatanlar, bölge halkının Antik Yunanlı kolonistlerin soyundan gelme olduğu yalanının yeterli olmadığı zamanlarda çarpıtmayı antik Yunanlı kolonistlerin üstün Helen kültürünü ve dilini bölgedeki barbarlara kabul ettirerek onları Helenleştirdikleri gibi hiç de gerçek olmayan ifadelerle sürdürmüş ve bu önyargı Helen merkezci efsanelerle desteklenerek özellikle 18. yy sonlarından itibaren yazılmış bölge tarihlerinin baş tarafını süslemiştir.

Eğer gerçek böyle olsaydı İskitlerin Kuzey Karadeniz Bölgesinde yaşayan boyu olan Kolatların (Heredot’ta Skolat/İskit) adı, Kolatlar/Kolatoğulları, yine İran kaynaklarda geçen İskit/ Sakaların adının Sakalar/Sakaoğulları olarak bölgede bu gün bile yaygın olarak yaşayan ailelerin adı olarak tarihin içinden süzülüp günümüze ulaşabilir miydi?

Bilindiği gibi M.Ö. 12-8. asırlarda Karadeniz’in kuzeyinde hâkim olan Kimmerler’i (Kimmer ya da Gemer/Kemer) Kafkasya tarafına sürerek Karadeniz’in Kuzey kıyılarına yerleşen İskitler (M.Ö. 8 - M.Ö. 3. yy) daha sonra Kimmerleri takiben önce Azerbaycan’a oradan da Doğu Anadolu’ya girmişlerdi.[1]İskitlerin önünden kaçan Kimmerler ise M.Ö. 714 yılında Urartu devletine yıkıcı bir darbe vurarak Anadolu’ya girdiler. M.Ö. 643-625 yılları arasında hüküm sürmüş, Asur kitabelerinde Maduva, Heredot’da Madyas, İran kaynaklarında Afrasyab ve Türk ellerinde Tungaalp/Alpertunga olarak anılan kralları zamanında Ege sahillerine kadar bütün Anadolu’yu işgal ederek Kappadokya bölgesine yerleşen İskit/Sakalar, 634 yılında Suriye ve Filistin‘e kadar inmişlerdi. Heredot Sakaların Küçük Asya’da ki hâkimiyetinin 28 yıl sürdüğünü kaydeder. [2]

Tarihçiler Sakaların Küçük Asya’daki hâkimiyetinin M.Ö. 626 ya da 625 yılında Tungaalp’ın Med kralı Kiyaksares tarafından bir ziyafette öldürülmesinden sonra sona erdiğini söylerler. [3] Buradan hareketle Sakaların Küçük Asya’da hâkimiyetinin Tungaalp’ın babasının zamanında başladığını söyleyebiliriz. Sakaların bir kısmı mağlubiyetinden sonra Kuzey Azerbaycan’a çekilirken, bir kısmı Küçük Asya’da kaldı. Tungaalp ve İskit/Saka ileri gelenlerinin öldürülüp, Önasya’daki İskit/Saka hâkimiyetine son verilmesinden sonra Anadolu’da kalan İskitlerin bir kısmı Lidya krallığına sığınmış bir kısmı da Kuzeydoğu Anadolu’da yerleşmişti. [4] Terme civarında yaşadığı iddia edilen Amazonların [5] da İskitlerle alâkalı bir kavim olduğu tarihçiler tarafından kabul edildiği gibi, M.Ö. 4. yy.’da Ksenophon da Bayburt bölgesinde yaşayan Skyten/İskitlerin ülkesinden 4 günlük bir yürüyüşle geçtiğini anlatır. Hiç şüphesiz Doğu Karadeniz dağlarındaki vadilerde ve sahillerde Kimmerler’den ve İskitlerden önce de sonra da başka halklar yaşamıştır. Bölge tarihini sahilde birkaç noktaya yerleşmiş kolonilerden başlatmak tüm bu halkları yok farz ederek tarihi çarpıtmaktan başka bir anlam taşımaz. Kaldı ki tarih böyle bir savı yalanlayacak ve bölgenin yerli halklarının inkar edilmesini imkânsız kılacak bir çok tanıkla doludur. Bu tanıkların en eskisi Heredot ve en önemlisi hiç şüphesiz Ksenophon’dur.

Ünlü filozof ve tarihçi olan Atinalı Ksenophon (M.Ö. 430-355) Anabasis (sefer) adlı eserinde [6] Pers İmparatorluğunun Batı Anadolu valisi olan Kyros/Keyhüsrev’in babası II. Dareios/Dara-nın ölümünden sonra tahta çıkan kardeşi II. Atrakserkes’e (M.Ö. 404-358) karşı isyan ederek bir ordu toplayıp, M.Ö. 401’de Salihli’nin 8 km batısındaki antik Sardes kentinden yola çıkmasını. Anadolu’yu boydan boya geçip Babil yakınlarındaki Kunaksa’da Pers imparatorluk ordusuna yenilmesini. Bu yenilgiden ve Kyros’un öldürülmesinden sonra başıboş kalan on bin kadar Helen paralı askerin ülkelerine dönüş hikâyesini anlatır.

Kunaksa yenilgisinden sonra memleketlerine dönmek üzere yola çıkan Helen askerlerinin kumandanı da öldürüldüğü için, seçilen birkaç komutanla birlikte dönüş yolunda orduyu yöneten Ksenophon eserinde yaşanan olayların yanı sıra geçtiği bölgelerde yaşayan halklar konusunda da bilgiler verir. Anabasis’in 4. kitabında Onbinler’in Doğu Anadolu’yu güney-kuzey istikametinde geçtikten sonra Trabzon’a varmaları, 5. kitapta da Trabzon’dan Ordu’ya kadar olan seyahatleri anlatılır.

Doğu Anadolu’da Kardukh’lar ve Armen’lerin ülkesinden geçtikten sonra Pasin Çayı/Aras nehrine ulaşan Ksenophon ve arkadaşları 7 gün boyunca nehri izlerler. 2 gün daha yürüdükten sonra dağların ovaya inmek için geçit verdiği bir yerde Khalybler, Taokhlar ve Phasian’lardan oluşan bir ordunun onları beklediğini gördüler. [7] Daha önce geçtikleri bölgelerdeki köyleri yağmaladıkları için birbirlerine komşu olarak yaşayan bu üç halk onlara karşı birleşmişti. Ksenophon ve ordusu mahkûm bir arazide savaşmamak için önce geçidin yanındaki yüksek tepeleri ele geçirir. Buradan saldırıya geçerek geçidi ele geçirdikten sonra geçidi aşıp ovaya inerek her türlü yiyeceklerin bulunduğu köylere varırılar. Buradan Erzurum’un kuzeydoğusuna düşen dağlık bölgeye yönelerek Taokh’ların memleketine giren [8] Onbinler burada beş günde yaklaşık 156 km yol gittikten sonra Khalyb’lerin memleketine varırlar. [9] Taokh’ların memleketi Osmanlı belgelerinde de Tav-eli/Dav-eli olarak adlandırılan [10] Narman-Oltu bölgesi olmalı. Tortum bölgesinden batıya doğru kavis çizerek beş gün yol aldıktan sonra girdikleri Khalyb’lerin memleketinin ise Erzurum’un kuzeyindeki Erzurum -Tortum çizgisinin batısına düşen dağlık bölge olduğunu sanıyoruz.

Çok savaşçı olan Khalyb’lerin köylerini yağmalayamadıkları için Taok’ların memleketinden yağmaladıkları yiyeceklerle yetinmek zorunda kaldıklarını yazan Ksenophon, Khalyblerin memleketinde 7 günde on beş parasang (yaklaşık 78 km) yol katlederek Harpasos/Çoruh nehrine ulaştıklarını yazıyor. [11] Onların, Taokh’ların ve Khalyb’lerin memleketinden geçerek Çoruh nehrine ulaşmak için izledikleri yol Birinci Dünya Savaşı’nda, Erzurum’un kuzeyi ve Tortum bölgesinden ilerleyen Rus ordu kolunun Çoruh Nehri ve Bayburt Ovasına ulaşmak için izlediği yolla aynı yol olmalıdır. Bu durumda Khalyb’lerin memleketinin Serçeme Deresinin batı yanında kaldığını ve Onbinler’in Bayburt ovasına Çoruh nehrinin Masat Deresi kolunu izleyerek ulaştığını söyleyebiliriz. Çünkü Ksenophon’un yazdıkları ile bu bölgenin coğrafyası birbirine uyum göstermektedir. Gerek Ksenephon’un gerekse diğer kaynakların verdikleri bilgilere göre bölgede İskitler, Makronlar, Kolkhlar, Driller, Mossynoikler, Khalbyler, Tibarenler, Hellenler ve Heptakomenler gibi topluluklar yaşamaktaydılar.

İlkçağlarda bölgeyi hâkimiyeti altına almış olan Pers imparatorluğunun gücünün zirvesine çıktığı dönemlerde bölgeden vergi aldığını ve M.Ö. 480’de Yunanistan seferine çıkan Pers ordusunda bölgede yaşayan topluluklardan oluşan birlikler bulunduğunu biliyoruz. [12] Fakat Ksenophon’un bölgeden geçtiği MÖ. 401 yılında bölgedeki halkların hiç biri Pers imparatorluğuna bağlı değildi.

Orta Karadenizde Amasya, Kastamonu Sinop bölgesinde yerli halkın gücüyle bir Pers asilzadesi tarafından kurulmuş olan Pontos devleti de güçlü olduğu dönemlerde Ordu ve Giresun’un dağlık bölgelerinde yaşayan Tibarenler vd. toplulukları kendine bağlamış fakat Harşit Çayının doğusu ile Çoruh nehrinin denize döküldüğü yerin batısı arasında kalan bölgede yaşayan topluluklar üzerinde hakimiyet sağladığına ya da bölgeyi kontrolü altına aldığına dair tarihlerde herhangi bir kayıt yoktur. Bu dönemde Karadeniz’in doğu ve kuzey sahillerindeki Helen koloni şehirleri gibi Trabzon şehri de ticaretine serbestçe devam edebilmek için Pontos devletine vergi vermiştir.

Bütün Anadolu’yu Roma’ya karşı etrafında toplamış, 22 dil bilen ve Anadolu’nun yerli halklarından oluşan ordusundaki askerlere kendi dilleri ile hitap edebilen Büyük Mithridates V. bile Roma’nın önünden kaçıp, Doğu Anadolu’dan Kırım’a geçmek için Karadeniz’e ulaşmak isterken geçtiği bölgedeki topluluklardan geçiş izni alamamış onlarla çatışarak bölgeden geçmek zorunda kalmıştı. [13] Anadoluya hakim olan Roma Doğu Pontos denilen bölgeyi başlangıçta Deitoros (M.Ö. 64 – M.Ö. 40), Polemon gibi vasal krallarla yönetmeyi uygun bulmuştu. Fakat Part savaşlarında Trabzon, Roma’nın Doğu Anadolu’daki ordusunun önemli bir ikmal limanı olduğu için Nero (M.S. 54-68) zamanında Roma’ya bağlanmıştı (M.S. 64). Vespasianus (M.S. 69-79) zamanında ise bölgenin vasal krallarla yönetilmesi işleminden vazgeçilerek Roma İmparatorluğunun doğu hudutları Legionlar vasıtasıyla korunmaya ve askeri garnizonların yerleştiği bölge doğrudan Roma’dan atanmış yöneticiler vasıtası ile idare edilmeye başlanmıştı.

Eski çağlardan bu yana birçok topluluk bölgeye yağma ya da sığınma amacıyla gelip yerleşmişti. Yeni gelen topluluklar kalabalık ve güçlü oldukları zaman bölgede daha önce yaşayan toplulukları bulundukları vadilerden ya komşu vadilere sığınmak ya da vadilerin iç ve yüksek kesimlerine çekilmek zorunda bırakmışlardır. Bazen sığındıkları vadilerdeki toplulukla karışmış yeni topluluklar meydana getirmişlerdi. Fakat Roma’nın bölgede hakimiyeti ve yerleşmesinden sonra bu durum yavaş yavaş değişmeye, bir imparatorluk siyaseti ve gücü ile bölgedeki toplulukları şekillendirmeye başlamıştır. Artık bölgeye gelip yerleşmeler kavimlerin göç hareketlerinin sonucu olarak değil de imparatorluğun uyguladığı doğu sınırlarını emniyet altına alma politikalarına göre şekillenmeye başlamıştı. Bu durum Roma/Bizans döneminde olduğu gibi Osmanlı dönemi için de söz konusudur.

İmparatorlukların güç zaafına uğradığı ve doğu hududunda istikrarın sağlanamadığı dönemlerde ise bölgeye yerleşmeler daha çok bağımsız grupların dağların derin vadilerine sığınması ve coğrafyanın da sağladığı imkanlarla bu dağlık bölgede sığınmak zorunda kaldıkları tehlikeden korunmaya çalışması şeklinde olmuştur. Yukarıda saydığımız her iki nedenden dolayı kavimlerin göç, orduların sefer ya da büyük ticari yollarının üzerinde olmamasına rağmen çok sayıdaki grup tarih içinde bu bölgede yerleşmiş ve çoğu kez burada bulunan gruplarla kaynaşarak yeni gruplar oluşturmuşlardır. Tarihi kaynaklarda bu grupların gelip buralara yerleşmesine ait bilgi bulamazsak da bazen bir vadi ve vadiye yayılmış köyler, bir dağ, bir köy ya da yer ismi bazen de bir aile lakabı bize bu grupları tanıtır. Bu isimlerin yaygınlığı ise yerleşen grubun kalabalık olmasının ötesinde idari bir gücün kontrolünde iskan ettirildiklerini düşündürür.

Roma döneminde bölgede Roma hâkimiyetini sağlamak için sürdürülen harekâtlar, Roma topraklarının doğudan Part’ların ve Karadeniz’in kuzeyindeki Got ve Hun gibi kavimlerin akınlarından korunmasına yönelik harekâtlar bölgenin nüfus yapısında değişikliklere neden olmuştur. Bu durum daha sonraki asırlarda İran’da yükselen Sasani’lerle (M.S. 3-7. yy) sürdürülen savaşlar da da devam etmişti.

Bölgenin asırlar boyu süren bir çekişme alanı halinde olması ile tahribat da büyük olmuş, bölgede yaşayan topluluklar bu durumdan hoşnutsuzluklarını sık sık yükselttiği isyanlarla dile getirmişti. Tarımsal kaynakların çok kısıtlı olduğu bölgede ve birkaç asırlık bir süreçte oluşmuş doğal bir denge içinde yaşayan toplulukların yıpranmasına, yer değiştirmesine, savaş, açlık ya da hastalıklar nedeni ile nüfuslarının azalmasına neden olmuştur. Bu durum daha sonraki asırlarda da devam etmiş, zamanın iki dev gücü Roma/Bizans ile İran’ın asırlar süren çekişmesi ve daha sonraki asırlarda Müslüman Arapların akınları sadece Güneydoğu Karadeniz Bölgesinin değil Anadolu da yaşayan toplulukların da maddi ve manevi olarak çökmesine yok olmasına yol açmıştı. Anadolu’da topraklar ıssızlaşmış saldırılardan kaçan topluluklar sarp yerlere sığınırken hastalık ya da açlık nedeni ile kırılmış, buralara sığınan diğer gruplarla kaynaşarak yeni gruplar oluşturmuştu. İmparatorluğu yönetenler yıpratıcı savaşlar nedeni ile boşalan topraklara yeni gruplar yerleştirerek şenlendirme çalışmalarına girişmiş ve asırlar içinde Anadolu’nun nüfus yapısında büyük değişiklikler meydana gelmiştir.

İlk çağlarda Doğu Karadeniz bölgesinde yaşadıklarını bu döneme ait bilgi veren kaynaklardan tespit ettiğimiz toplulukların bir kısmına daha yakın döneme ait kaynaklarda rastlayamıyoruz. Bunun nedeni bu toplulukların daha yakın kaynaklarda farklı bir şekilde isimlendirilmiş olması ya da başka topluluklarla kaynaşarak daha değişik sahalara yayılmış ve yeni bir topluluk oluşturmuş olmalarıdır. Bir kısmının ismi ise etnik bir grubun adlandırılmasının ötesinde geniş coğrafi bir bölgenin adlandırılması olarak karşımıza çıkıyor. Çoğu kez bir etnik grubun ismi ile adlandırılan coğrafi bölge başka topluluklar tarafından iskân edilmiş olsa bile bu adlandırma daha sonraki asırlarda da devam etmektedir. Bu da konuyu araştırmak isteyenlerin çok dikkatli olmasını gerektiren bir husustur. Çünkü tarihî kaynaklarda verilen bilgilerde anılan isimler çoğu kez etnik özelliklere işâret etmenin ötesinde coğrafi anlamlarla yüklüdür. Bu duruma en uygun örnek Trabzon bölgesinde yaşamış olan Can/Tzan/Sanni’lerdir.

Strabon’un “Ksenophon’un Makronlar diye bahsettiği halk” olarak tanımladığı Tzan/Canlar Arrianus’un verdiği bilgiye göre doğuda İyidere güneyinde Gümüşhane/Canca ve Trabzon üçgeninde yaşamaktaydılar. Roma’nın Kappadokya valisi olan ve kendisine bağlı topraklarda bir teftiş ziyaretine çıkan Arrianus imparatora yazdığı mektubunda Satala (şimdi Kelkit’e bağlı Sadak Köyü) dan Trabzon’a geliş yolu üzerinde olan bölge halkı için şunları yazıyordu: “Ksenophon’un çok savaşcı ve Trabzonluların (Trabzon şehrinde yaşayan Helen kolonistlerin) düşmanı diye tabir ettiği Driller bence Tzannilerdir. Bu gün dahi son derece savaşcı ve Trabzonluların Can düşmanıdırlar. Silahla donatılmış yerlerde yaşıyorlar ve kralsız bir halk. Romalılara haraç veriyorlar. Kendilerini haydutculuğa verdikleri için haraç ödemeye zahmet etmiyorlar. Fakat şimdi eğer istenirse ya görevlerini yerine getirecekler ya da köklerini kurutacağız.” [14]

M.Ö. 400 yıllarında iki ayrı toplum olarak gördüğümüz Makron’lar ve Driller’in yaşadıkları bölge beş altı asır sonra Arrianus tarafından Tzan/Canların yaşadığını bölge olarak tanımlanıyordu. Arrianus’un bu tanımlamayı yaparken dayandığı kriteri sadece Canların da Driller gibi Trabzon kentinde yaşayan ve bölgenin otokton halklarıyla bir alâkası olmayan Helen veya Romalı kolonistlerin can düşmanı olmaları değildir. Arrianus bu kanaatini yazarken belirtmese de biz onun Kappadokya valisi olarak çıktığı teftiş seyahatinde Satala’daki (bu gün Kelkit’e bağlı Sadak köyü) Roma legionundan Trabzon’a gelirken geçtiği bölgede edindiği izlenimlerinden de etkilenerek bu kanaate vardığını düşünüyoruz. Trabzon’un çevresindeki dağlık bölgede yaşayan Canlar sürekli isyanlarla Romanın bölgedeki hâkimiyetine gölge düşürmüş ve Justinianos döneminde (527-565) ancak itaat altına alınabilmişlerdi.

Adlandırmalar sadece coğrafi bölgeye göre değil adlandırana göre de değişebiliyordu. Nitekim 11. Yüzyılda Gürcü kaynakları Bayburt’un kuzeyini Chanet olarak adlandırırken İslâm ve Osmanlı kaynaklarında [15] Samsun’a kadar olan bölge Canik olarak geçiyordu. Nitekim 13.yy’da İbn Bibi El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l-umuri’l-Ala’iye adlı eserinde 1230 yılında Sinop’u bir baskınla ele geçirmek isteyen Trabzon Kralı I. Andronikos (1222-1235) için Canik Hükümdarı/Caniti diye bahsediyordu. [16] Aynı dönem Bizans kaynakları ise Trabzon Krallarının Laz dükleri olarak kaydediyordu.

Yine bin üç yüz ellili yıllarda Trabzon krallarının Gümüşhane-Torul bölgesinin hâkimi olan Tzaniteslerin beyini devletinin hizmetine alabilmek ve ehilleştirip asimile edebilmek için Trabzon şehrine yerleştirdiğini reislerine ve aile mensuplarına idarî görevler verdiğini biliyoruz. [17] Aynı döneme Samsun-Ordu-Giresun bölgesindeki Türkmen beylikleri ise Canik Beyleri olarak adlandırılmaktadır. [18] Samsun-Ordu bölgesindeki dağların ismi olarak karşımıza çıkan Canik Dağları, Osmanlının son asırlarında bugünkü Samsun-Ordu vilâyetlerini bir idarî birim olarak içine alan, Canik Sancağı adlandırmaları da bu dönemlerde kaynaklara geçen adlandırmalardan kalmıştır.

Tarihî bilgi veren kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilerden ve bölgede Canlara işâret eden Canayer (şimdi Buzluca/Araklı), Zaniki (şimdi Yiğitözü /Araklı), Canca (eski Gümüşhane) gibi isimler bırakmış olmalarından hareketle Trabzon’un güneyine ve doğusuna düşen topraklarda, güneyde Maçka-Torul Gümüşhane doğu ve kuzeyde Of /Solaklı deresinin batı yakasından itibaren Sürmene-Yomra bölgesi olarak sınırlarını çizdiğimiz coğrafyada yaşadıklarını tespit ettiğimiz Canların çok daha batıda Samsun bölgesine isimlerini vermelerini [19] yukarıdaki kaynaklarda yer alan bilgilerden hareketle açıklamamız oldukça zor görünmektedir. Bazı araştırmacılar Canlar daha sonraki asırlarda batıya doğru hareket etmiştir gibi bir açıklama getirmeye çalışmaktaysa da bunun tarihi gerçeklerle ne kadar uyuştuğu tartışmalıdır.

Canlarla ilgili söylediklerimizi Laz adlandırması için de söyleyebiliriz. Bizans kaynaklarının Karadeniz’in güney doğu sahillerini Laz olarak adlandırması adı geçen bölgede yaşayan halkın Laz kökenli olduğunu belirten etnik menşeye işâret eden bir adlandırma değil, sadece coğrafi bir adlandırmadır. Prokopius’un Lazika Krallığı olarak adlandırdığı devlet de bugün Türkiye’nin Kuzey doğu sahillerinde Rize’nin ve Artvin’in sahile yakın bazı köylerinde yaşayan ve Lazca denilen bir dil konuşan Laz’ların (yakın çevrelerinin adlandırmalarına göre Mohti Laz’ların) değil, Krallığın kurulduğu topraklarda bir miktar Mohti Laz (ya da Türkiye’de yaşayan Lazlarla aynı etnik guruba dahil Laz) yaşamasına rağmen Megrel’lerin Krallığıdır. Nitekim Bizans kaynaklarında Lazika olarak geçen bu krallıktan Gürcü kaynaklarında Egrisi/Megrel Krallığı olarak bahsedilir. [20] Ayrıca Lazika Krallığının sınırları hiç bir zaman bugünkü Rize ve Artvin ilimizin topraklarına kadar uzanmamış bu topraklar Roma hudutları içinde kalmıştır.

Seyyah ya da tarihçilerin dışarıdan bölgeye işâret eden açıklamalarında bölge için kullandıkları etnik kökten gelen adlandırmanın bölgenin etnik yapısını açıklamamız için yetersiz bazen de yanıltıcı olduğu şüphesizdir. Bu nedenle biz bu çalışmamızda daha yakın dönemlerde bölgeye gelip yerleşmiş ya da çoğu zaman yerleştirilmiş gruplara ait bilgileri bu açıdan sorgulamayı tercih ediyoruz. Bunu yaparken de kaynaklarda geçen yer isimlerini haritada işâretlemeyi ve anlatılan bilgileri işâretlenen bu yerin etrafına yerleştirmeyi uygun bulduk. Bir de kaynaklarda açıkca belirtilmemesine rağmen bölgede iskân etmiş guruplar var ki bunların varlığını da yine bu topluluklara işâret eden yer isimlerinden tesbit edebiliyoruz. Bölgede iskân etmiş toplulukları tesbit ederken yararlandığımız bir diger kaynak ise geçmiş dönemlerde ve günümüzde kullanılan akraba isimleridir. Mikro seviyedeki bu verilerden hareketle makro seviyede önümüze konulmuş olan görüşleri sorgulama ve gerçeğe daha fazla yaklaşma şansı elde edeceğimiz şüphesizdir.

Roma hâkimiyetinin sağlanmasından sonra bölgenin etnik ve idarî yapısı hakkında bilgi elde ettiğimiz en önemli kaynak Roma’nın Kappadokya valisi olan Arrianus’un Periplo adlı eseridir. Arrianus, Trabzon’dan deniz yolu ile doğuya doğru olan seyahatinde bu gün Araklı ilçesinin kenarında bulunan İssiporto/Hyssus limen /Araklı limanından ismini alan İssonehri/Karadere’den 90 stadion (yaklaşık 17 km) Of nehri/Solaklı deresine işâret eder ve bu nehrin Colchi’lerin memleketini Tiannica’dan ayırdığını belirtir. [21]

Rize’nin doğusuna düşen topraklarda Machelon’lar ve Eniochiler’in bulunduğundan bahseden Arrianus, Eniochilerin Kralı olan Anchilo’nun Sarayının Atina’dan (bu gün Pazar ilçesi) 40 stadion (yaklaşık 7.600 m) uzaklıktaki Pritani’de olduğunu kaydeder. [22] Bu ifade öncelikle bize Machelon’ların Rize bölgesinde Eniochi’lerin ise Pazarın doğusunda yaşadıklarını açıklar. Bu durumda da Einochi’lerin Kralının oturduğu yer olan Pritani’nin neresi olduğu sorusuna cevap aramak durumundayız, ki onun verdiği bilgilere göre Pritani’nin Furtuna Deresi yakınlarında olması gerekiyor. Çünkü Arrianus bu isimi Trabzon dan doğuya doğru olan seyahatinde deltalarından geçtiği nehirleri sıralarken de veriyor. Pritani’nin aynı zamanda nehre ismini veren bir yerleşim yeri olduğu şüphesiz ve bu yerin Furtuna Deresi’nin denize kavuştuğu yerin batısındaki platonun üzerinde olması kuvvetle muhtemeldir. Bu platonun Eskitrabzon (şimdi Pazar / Hamidiye köyü) ismini taşıması ve günümüzde bile Trabzon’un eskiden burada kurulduğuna dair söylencenin yaygın olması bu yeri ilginç kılan bir başka nedendir.

Arrianus doğuya doğru seyahatinde önce Kralları Farsmane olan Zidriti’leri, Zidriti’lerden sonra Hadrianus tarafından atanan vasal Kral Malassa tarafından yönetilen Lazları, Lazlarla komşu olan ve Hadrianus’un babası sayesinde vasal Kral yapılmış olan Giuliano tarafından yönetilen Apsili’ler, Apsili’lere yakın ve Hadria-nus’un atadığı Vasal Kral Resmaga tarafından yönetilen Abaschi’ler, Abaschi’lerden sonra da Krallığın Hadrianus’a borçlu olan Spadaga tarafından yönetilen Sanigileri sayar ve Sebastopolis şehrinin Sannigi’lerin toprağında olduğunu belirtir. [23]

Roma vasal krallarla yönetilen bu bölgenin kontrolünü Karadeniz sahilindeki Hyssus, Apsaros, Fasi/Poti, Sohum ve Pitsunda kalelerindeki garnizonları ile sağlıyor [24] ve başlangıçta bu beyliklerden vergi ve asker alıyordu. Askerî destek vermek yükümlülüğü zaman zaman Kuzey Kafkasya’dan Roma topraklarına yapılacak olan akınların önünü kesmek şeklinde oluyor ya da İran ordusu ile yapılan savaşlarda Roma ordusuna yardımcı birlikler vermeye dönüşüyordu. Bu beylikler bazen kendi aralarında bazen de bir ikisi birleşerek işgalci Roma’ya karşı mücadele ediyorlardı. [25] Bu mücadelede Rion nehri civarında oturan ve Bizans kaynaklarının bazen Lazlar olarak andığı Megrel’ler diğer beyliklere üstünlük sağlayarak Roma ve Bizanslıların Lazika, Gürcülerin ise Egrisi=Megrel dedikleri krallığı kurdular. Megrel’ler bu gün Rize’nin Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi ve Artvin’in Hopa ve Borçka ilçesinde bazı köylerde yaşayan Mohti Laz’lardan farklı bir dil konuşan ve farklı gelenekleri olan bir toplumdur.

Bizans-İran çekişmeleri arasında sıkışan ve kralları Roma tarafından taç giydirilen Lazika/Egrisi=Megrel krallığı 4. ve 5. yy’da Roma ile iyi ilişkiler içindeydi. Romalılar da bu ülke ile kendileri açısından çok kârlı bir ticaret yürütüyorlardı. Bu durum Justinianos (527-565) zamanına kadar sürdü. Justinianus, imparatorluğun restorasyonu çalışmalarında sahildeki kalelerden başka iç kesimlere ulaşımın kontrol edilebileceği bir nokta olan Petra’da bir kale inşa ederek bölgedeki en büyük Roma garnizonunu buraya yerleştirdi. Petra’nın valisi Tsibe ve diğer yöneticileri ticarete tekel koyarak bölge halkını soymaya başlamıştı. Bu durumdan sıkıntıya düşen halk ve yöneticiler İran’dan destek alıp, Romalıları ülkelerinden kovmaya karar verdiler. Fakat yardıma gelen İranlılar da Romalıları aratmadılar. İranlıların bölgeye kalıcı olarak yerleşmek için uğraştığını anlayan bölge halkı sonunda tekrar Romalılardan yardım istediler. Bölge Romalılarla İranlılar arasında bir çekişme alanı haline gelmişti. [26] Bu çekişmede bölge halkı bazen iki yabancı güçten birine destek vererek diğerini cezalandırmak istiyor, bazen de bölgedeki halklardan bir kısmı İran’ı bir kısmı da Romalıları destekliyordu.

Justinianos bölgedeki hâkimiyetini Hıristiyanlık yoluyla pekiştirmek istediğinden bölgedeki halkların Hıristiyanlaştırılması çalışmalarına başlamış ve halklarının çoğunluğu ile yöneticiler Hıristiyanlığa sokulmuştu. Trabzon’un doğusuna düşen topraklarda, Lazika olarak adlandırılan Rion Nehri civarında, Abhazya’da ve Gürcistan da Hıristiyanlık 4. yy’dan itibaren yayılmaya başlamıştı. [27] Bölgede bu dönemlerde kurulan ve bir çoğu yerel mezhepleri temsil eden bu eski kiliseler, İran’ın bölgede hâkimiyet kazandığı dönemlerde Zerdüşt dinini yerleştirme çabaları ve bölge halklarının geleneksel Putpereslik dini kurumlarının mücadelesi ile tahrip edilmişti. 6. Yy’da Justinianos’un bölge halklarını daha itaatli ve bağımlı hale getirmek için bölgedeki Roma garnizonlarının ve vasal kırallarla yapılan bağlaşıklık anlaşmalarının yanı sıra Hıristiyanlığı devreye sokması [28] ile bölgede kurulan yeni kiliseler ve piskoposluklar İstanbul’da bulunan patrikliğe bağlanmıştı. Böylece kilise ve İncil’in ve daha sonra devletin dili olan Yunanca Roma gücüyle yayılmaya başladığı için kiliseler Rum kilisesi ve kilisenin dili olan Yunanca’da yerli dillerden birçok kelime ile zenginleşerek Rumca olarak anılmaya başlanmıştı.

Gürcistan da geleneksel putperestlik dini ve bu dinin Kurumi [29] denen rahipleri iyi örgütlenmiş, zengin ve itibarlı bir mevkie sahip olduğu için Hıristiyanlık da kısa sürede zengin kiliselere sahip olmuş, Yunanca’nın etkisinden kurtulmuş ve İncili Gürcü alfabesi ile Gürcüce’ye çevirerek Bizans’dan bağımsız Gürcü kilisesi organize edilmişti. [30] Daha sonraki asırlarda Abhaz kilisesi de Bizans’daki Ortodoks Patrikhaneden ayrılıp, Gürcü Patrikliğine bağlanmış ve Abhaz Krallığı 10. yy ikinci yarısı ile 11. yy başlarında Bizans’ın bölgede dayandığı en büyük güç olan Rum Piskoposluklarını kapatılarak bölgede yeni Gürcü kilisesine bağlı piskoposluklar kurulmuştur [31]. Bu durum Karadeniz’in doğu sahillerinde Gürcü dili ve kültürünün yayılmasına yol açmıştır.

Çoruh nehrinin denize döküldüğü yerin batısında kalan bölge doğrudan Roma ve Bizans’ın legionlarla korunan sınırları içinde kaldığı için bu gelişmelerden etkilenmemiş, hududa yakın bölgede yoğun olarak yaşayan Mohti Laz’lar dillerini koruyabilirken, daha batıya doğru olan bölgede yaşayan Lazlar, Canlar ve diğer topluluklar asırlara sarkan Hıristiyanlaşma süreci içinde ve onuncu yüzyıldan sonra başlayan bir süreçte papazlar tarafından “İncil’in dili dışında bir dilde konuşulan her kelime cehenneme gitmek için işlenen bir günah olarak hesaplanacaktır” şeklinde telkinleri ile kendi dillerini unutmaya, devletin ve bağlı oldukları kilisenin dili olan Yunancayı konuşmaya zorlanmış, özellikle bölgedeki sahil şehirlerinde ve giderek köylerde yerel dillerinden de etkilenmiş bir Yunanca konuşulmaya başlanmıştır. Bu tür uygulamalar Bizans’ın millî siyaseti idi ve bu siyaset sadece halkların dillerini değil, eski dinlerine ait inanç ve kültürlerini, Hıristiyanlığın yerel mezheplerini hatta çeşitli dönemlerde dağlık bölgenin kuzeye bakan vadilerine sığınmak zorunda kalan Ermeni inancına sahip küçük gurupları da hedef almış ve onların da Ortodoks potasında eritilip kilise etrafında yeniden şekillenmeleri sağlanmıştır.

Kafkasya’nın güneyinde olaylar bu şekilde gelişirken Karadeniz’in ve Kafkasya’nın kuzeyinde ise 4.yy da Hun’lar hakim unsurdu. [32] 375 yılında Azak Denizinin batısında görülmeye başlayan Hunlar M.S. 378 yılında Karadeniz’in kuzeyinden batıya doğru ilerleyip, Tunayı geçti ve 404 yılında Trakyadaki Roma topraklarını istila ettiler. [33] Doğuda kalanlar ise M.S. 395-98 yıllarında da Kafkas geçitlerini aşarak Anadolu’ya girdi ve Bizans eyaletlerine saldırdılar. Erzurum Karasu bölgesinden Fırat’ı geçerek Malatya üzerinden Antakya ya ulaşan ve Antakyayı alan Hun akıncılarının başında Başik ve Kursik adlı iki kumandan vardı. [34] Bir kısmı Suriye’yi geçip Filistin’e kadar inen ve Ankaraya yönelip tekrar Kafkasya ya yönelen Hunların bu seferi [35] bazı tarihçiler tarafından Türklerin Anadolu’ya ilk girişi olarak açıklanır. [36] M.S. 5. yy başlarında Kartli/Gürcüler Bizans’a karşı M.S. 370-470 arasında Kafkasya’nın ve Karadeniz’in kuzeyine hakim olan Hun’lardan yardım almış ve Hun askerlerinden oluşan orduları ile Romalıları ülkelerinden çıkartmak için karşı taarruza geçmişlerdi. [37]

Batı’da ise Bizans 395 yılında Tuna civarındaki Hunları Hıristiyan yapmak için rahipler göndermeye başlamıştı. [38] 523 Yılında bu çabaların sonuca ulaştığını, İncilin Hun diline çevrildiğini, bazı Hun guruplarının Hıristiyan olmaya ve Bizans ordusunda görev almaya başladığının görüyoruz. 400 yılları civarında Balkas ve Aral gölleri yöresindeki steplerde egemenlik kuran Juanjuan/Uar-Hun/Avlar’lar tarafından bulundukları Turfan vahasından 450’de batıya sürülen Sabir Türkleri de Altay-Ural dağları arasındaki düzlükte yaşayan Hun’ların arkasından bu bölgeye gelmiş olan Ogur Türklerini orta Volga bölgesine kadar batıya doğru atmıştı. [39] Teşkilâtlı ve yüksek bir savaş tekniğine sahip olan Sabir’lerin karşısında tutunamayan ve 463’den sonra Karadeniz’in kuzeyinde görünen Ogurlar, Kafkasyanın kuzeyinde yaşayan tüm halkları egemenlikleri altına almıştı. 466’da Kafkasya üzerinden İran’a sefere çıkan ve Kuzey Doğu Anadoluya giren Ogur guruplarının yönetici boyu Sarogurlardı. [40]

465-66 senesinde Bizans’a elçi gönderen Onogurlar Bizans la ittifak sağlamış ve 482’de Bizans imparatoru Zenon Ogurlardan Doğu Gotlarına karşı yardım istemişti. [41] Bir kısmı tarihlerde göç ederek Karadeniz’in kuzeyi ile Doğu Avrupa’nın bir çok bölgesine yerleşmeye başlayan Ogurların arası daha sonra Bizansla arası açılmış ve 499’da Ogurlar Trakyaya sefer düzenlemişlerdi. Bu dönemde Onogur [42], Saragur/Sarıogur, Uturgur/30 Ogur, Kuturgur/9 Ogur kavimleri Kafkasların kuzeyindeki Hun bakiyeleri ile karışmışlar, bu karışmadan 482 yılında Bulgarlar (Bulgamak fiilinden karma, karışık, melez anlamında) adı meydana çıkmıştı. [43] Aralarında Bulgarların da bulunduğu bir kısım Onogur boyu ise çok daha sonraları M.S. 680’lerde bugünkü Bulgaristan bölgesine yerleşecekti. [44] Hunlar, Uygurlar ve Avrupa Avarları Türklerin konuştuğu Türki dili konuşurken Bulgarlar bu gün Türkçe’nin Çuvaş koluna ait Türki dili konuşuyordu. Arasındaki fark birinci kolun “z” sesi çıkardıkları yerde ikinci kolun “r” sesi kullanmasıdır. [45]

Onogur’ların terk ettiği bölgeye gelen ve bölgede yarım yüzyıl kadar hakim olan Sabirler/Savir/ Zavir /Subar/Suvar /Sabarlar [46] daha sonra Kafkasya-Don-Volga üçgeninde görünmüş ve 515/516 yıllarında Kafkasları geçerek Anadolu içlerine Kayseri Konya ve Ankara bölgelerine kadar uzanan akınlarda bulunmuştu. Bu olay da bazı tarihçilerimiz tarafından Türklerin Anadoluya ikinci girişi olarak tanımlanır ve Ağaçeriler [47] gibi bazı Türk unsurlarının bu akınlarda Anadoluya yerleştiği belirtilir. Bu sefer esnasında Bizans’la temasa geçen ve 527’de Perslere karşı Bizansla ittifak kuran Sabirler daha sonraki yıllarda kâh Bizans’ın kâh Perslerin tarafında yer alır. [48] Bu durum 558’de Avarların karşısında kesin bir mağlûbiyete uğramalarına kadar böyle devam etmiştir.

Lazika ya da Egrisi denilen krallığın Bizans ile İran arasında çekişme alanı olduğu 6.yy da [49] Karadeniz’in ve Kafkasya’nın kuzeyindeki Türk kavimlerinden derlenen askerler de önemli rol oynamıştır. 555 yılında 60.000 kişilik bir ordu ile Lazika/Egrisiye yürüyen Sasani’leri orada Bizans, Megrel, Abhazların yanı sıra Hun ve Sabir’lerden oluşan birleşik bir ordu beklemekteydi. [50] Ayrıca Megrelistan ile Leçkhumi sınırında Onoguris [51]adlı bir kale bulunması da daha önce Onogur’ların da bu sahada etkinlikler gösterdiğine işaret etmektedir.

Orta Asya’da eski tebaaları olan Göktürklerin M.S. 552’de isyan ederek üç yıl içinde tüm ordularını yok edip batıya sürdüğü Avar/ Uar-Hun /Juanjuanların [52] başlattığı üçüncü göç dalgası Sabir’lerin bulundukları bölgedeki hakimiyetlerine son vermişti. Sabir’lerin bir kısmı Macarların bir kısmı da Hazarların arasına karışırken Göktürklerin baskısı ile sıkışık bir durumda kalan Avar’lar da göç yollarında karşılaştıkları pek çok kavimleri de birlikte sürüklediler. Avarların gerçek kimliğini bilmeyen Bizans tarihçileri Avarların önünde giden kavimlerine Sahte Avar adını vermişti. [53] Göktürklerin sıkıştırması ile harekete geçen diğer Türk kavimleri ile birlikte kendi boy birliklerini kuran Avar’lar Karadeniz’in kuzeyinde Volga nehrinin doğusuna gelmiş ve Bizans’la temasa geçmişlerdi. [54] Bu sırada Bizans imparatoru Justinianos Kutigurlara karşı Utigurları kazanmak için çaba gösteriyordu.

558 Yılında Kandiş adlı bir Avar soylusunun başkanlığında ki Avar heyeti Alanlar ve Lazik yöneticilerden izin alarak Kafkasya’dan geçti ve Karadeniz üzerinden Bizans’a geldi. [55] Avar heyetine başkanlık eden Kandiş ismini ya bir Avar boyu olan Kandiş’den [56] almış ya da Bizans kaynakları onu kendi adı ile değil mensup olduğu boyun adı ile kaydetmişti.
Örgüler halinde omuzlarına sarkan saçları Hun’lara benzeyen giysileri ile Bizans halkı tarafından ilgi ve merakla seyredilen Avar Heyeti Justinianos’un huzuruna çıkarak hediyeler sundu ve işbirliği önerdi. Justinianos’la Bizans’ı kuzey de barbarlarının akınlarından korumak üzere anlaşan Avar elçileri ayrıca bu iş için Bizans’tan yıllık vergi de alacaklardı. İstanbul’dan ayrılırken imparatorun muhafızlarından Valentinus da onlarla birlikte Avar ordugâhının bulunduğu Kafkas Dağlarının eteklerindeki yere gitmiş. [57] Bizans’ın düşmanı olan ülkelere saldırmaları konusunda anlaşma şartlarını Avar Kağanına onaylatmıştı.
Bizans’la işbirliği içine giren Avlarların Bizans Kıralının teşviki ile Utigurları, Zalları, Sabirleri mağlup etmiş, Antların ülkesini yağmalamışlardı. Bir kısmı arkalarından gelen Göktürklerin baskısından kurtulmak için Karadeniz’in kuzeyinden batıya sarkarak Polonya ve Almanya’nın ortalarına kadar ilerlemiş 562 yılında aşağı Tuna havzasına yerleşerek Bizans’la komşu olmuş ve elçi göndermişlerdi. [58] Bizans İmparatoru II.Justinianos (565-578) Avlar’lara ödemesi gereken vergiyi ödemeyi reddedince Bizans’a saldıran Avarlar’lar Trakya ya kadar gelmişler [59], geçtikleri bölgedeki Slav ve Bulgar Türklerine bağlı oymaklarla da savaşmış onları yenerek buyrukları altına almıştı.

Bizans’la yüzyıllar süren bir savaşa başlayan Avarlar’ın bir kısım bakiyesi de Kafkasyanın kuzey bölgesinde kalmıştı. Avar’lar üzerinde çalışmış alimler Kafkaslardaki Avar bakiyesinden [60] günümüze Dağıstan Avarlarının kalabildiği belirtirken diğerlerinin Kafkasları yerli halkları arasında çok çabuk eridiklerini kaydederler. Bizas İmparatoru Justin II, 577 yılında İranla savaşmak üzere Avarlardan bir bölüğünü maiyetine almış ve Anadoluya geçirerek doğu hududuna yerleştirmiştir. 620 senesinde ise Heraclios İran’a karşı savaşmak üzere Avarlar’la anlaşmış ve Doğu hududuna sevk etmişti. [61] Biz bu çalışmamız çerçevesinde Doğu Karadeniz bölgesinde Uar-Hun/ Juanjuan/ Avarlar’dan iki boyun izini tespit edebildik. Bunlardan birisi Kandiş diğeri ise Zavul boyudur. [62] Avar’ların Avrupa’ya geçmesinden yaklaşık on yıl sonra 567 de bölgede batı Göktürk orduları görülmüştü. Kafkasya’nın kuzeyinde yaşayan kavimleri itaat altına alan Göktürkler bölgede Ogur, Sabir ve Onogur boylarından Hazar boy birliğini kurmuşlardı. [63] Ogur hükümdarı artık Göktürk hakanının adına Hazarları yönetiyordu.

Kafkasların Kuzeyinden Karadeniz’e ulaşan Göktürkler de Bizans’la temasa geçmiş 568’de Karadeniz üzerinden Bizans’a elçiler göndererek Bizans’tan öncelikle önlerinden kaçan Avar’larla olan ittifaktan vaz geçilmesini istemişlerdi. [64] Daha sonra Bizans’a ulaşan elçileri ise özellikle ipekten dokunmuş hediyeler sunduktan sonra İran’a karşı işbirliği, İran tarafından kesilen tarihi ipek yolu ticaretinin Hazar Denizinin kuzeyi ve Karadeniz üzerinden bir yolla yeniden canlandırılması gibi çeşitli öneriler içeren mektuplar sunmuştu. Bizans kaynakları 569 yılında değişik dönemlerde gelen ve Bizans sarayı ile anlaşmalar imzalayan elçilerden 106’sının ülkelerine dönmek için aynı günde İstanbul’dan ayrıldığını belirtir. [65] Bu heyette ayrıca Türklerin ülkesine giden ve Göktürklerle birlikte iki yıl kalan Zemarchos adlı Bizans elçisi de bulunuyordu. [66]

Önce Hun’ların egemenliği altında yaşayan Hazarlar daha sonra Göktürklerin ve Batı Göktürk Kağanlığının egemenliği altında etkinliklerini sürdürmüş ve 7. yy’da müstakil bir devlet olarak ortaya çıkmışlardı. Tarihçiler Hazarların, hakim oldukları coğrafya da müttefikleri olan Bizans’ı yüzyıllar boyu kuzey steplerinden gelen barbarların, Viking’lerin ve Rusların saldırılarından koruyan bir tampon görevi gördüğü, Kafkaslara hakim olup, Bizans’ın amansız düşmanı Sasani İmparatorluğunun yıkılmasını temin ettiğini, Arapların ilerlemesini durdurarak Doğu Avrupa’yı Karadeniz’in kuzeyinden gelecek olan Müslüman istilasından koruyarak tarihe yön verdikleri konusunda ittifak halindedirler.

Anadolu’yu ve başkentini Sasani’lerin elinden kurtarmak üzere 622 ve 627 arasında İran üzerine üç sefer düzenleyen Bizans İmparatoru Heraclius (610-641) Hazarlarla temasa geçmiş ve 627-628 de Hazar Hakanı Ziebel/Zebu (y a da Çebi Han) ile görüşerek ona kızı Eudocia’yı vermeyi vaat ederek aldığı destekle bu savaştan galip çıkmıştı. [67] Bizans’ın müttefiki olarak 40.000 kişilik bir ordu ile İran’a saldırılar düzenleyen Hazarlar, bu seferleri ile Sasani’lerin yıkılmasına neden olmuştu. Bryer ve Winfield Heraclius’un 627-28 kışını Karadere’nin batısında ve Araklı burnunun sırtındaki Sousormanıa/Sürmene (şimdi Canayer/Buzluca) kalesinde geçirdiğini, Lazika’dan gemilerle gelen Hazar Hakanı Ziebel/ Zebu/Çebi Han’la burada görüştüğünü belirtirken İyidere’nin denize döküldüğü yerin hemen doğusundaki Hazar yer isminin bu olayla ilgili olduğu kanaatindedirler. [68] Aynı bölgede Of ilçesine bağlı Hazerkozan (şimdi İkidere) köyü vardır. Ayrıca Araklı ya bağlı Ayvadere (Aho) köyünün bir mahallesinin adı da Hazer dir. Ayrıca Of’daki Eşkenaz /İşkenaz/Aşkenaz (şimdi Kirazköy) köy isminin de Hazarlarla ilgili olduğunu sanıyoruz.

Çağın üç büyük imparatorluğundan biri olan Hazarlar aynı şekilde Müslüman Arapları da durdurarak Bizans’ı ve Hıristiyan dünyasını kurtarmıştır. [69] Bu olaylardan sonra Hazarlar Bizans sarayını etkilemiş Bizans İmparatoru V.Kostantinos (741-775) bir Hazar Prensi ile evlenmiş ve bu evlilikten doğan oğlu IV.Leon / Hazar Leon (775-780) daha sonra tahta çıkmıştır. [70] M.S. 740’da Hazar Kağanının ve Komutanlarının Yahudi dinine girerek bu dini Hazarların resmî dini haline getirmesi [71] bu tarihten sonradır. Döneme ait bilgi veren tarihçileri hayrete düşüren bu olayla Hazarlar Hıristiyan ve İslâm dini temsilcilerinin asimilasyon çalışmalarına karşı kitabi dinlerin üçüncüsü ve en eskisinin benimseyerek kendi kimliklerini korumak istemişlerdir.

Kafkasya’nın kuzeyindeki bozkırlarda yaşayan Sabir’ler, Saragur’lar, Samandar’lar, Balancar’lar gibi kabileleri hâkimiyetleri altına alarak [72] Hazar kimliği içinde eriten Hazarlara karşı direnebilenler o tarihlerde oldukça güçlü olan Bulgar Türkleri idi. [73] 641 yılında Bulgarları yenen Hazarlar onları ikiye ayırmış; bir bölümü batıya göçüp Tuna Boylarına yerleşirken, bir bölümü de kuzeydoğuya Volga boylarına çıkarak Hazar egemenliği altında yaşamaya başlamışlardı. [74] Tuna boylarına yerleşen Bulgarlar burada Islav kitleleri ile birleşerek Bizans ile mücadeleye girişmiş ve devletlerini kurmuştu.

Bizans ordusu tarafından 530 da mağlup edilen Bulgar Türklerinden bir kısmı Anadolu’ya geçirilmiş, Trabzon [75], Çoruh, Yukarı Fırat ve Doğu Karadeniz bölgesindeki garnizonlara asker olarak yerleştirilmiştir. [76] Fatih’in Trabzon’u almak üzere gelirken aştığı Bulgar Dağının ismi bu zamandan kalmıştır. Bizans’ın bundan iki asır sonra 755’de Müslüman Araplarla savaşmak üzere Tohma ve Ceyhan bölgelerine ikinci bir Bulgar Türk’ü iskân eden Bizans’ın ileriki asırlarda da Hıristiyanlaştırarak askeri hizmete aldığı Bulgarları Kappadokya bölgesine yerleştirdiğini [77] ve 1X. yy’a kadar Balkanlarda kalan Bulgar Türklerinin Slavlaşmasının tamamlandığını biliyoruz. [78]

M.S. 7. yüzyılın ortalarından 9. yüzyıla kadar Hazar İmparatorluğuna bağlı olarak yaşayan ve Hazarlar adına Slavlar, Finler ve bulundukları bölgenin kuzeyinde kalan kabilelerden vergi alan [79] Onogurların bir boyu olan Macarlar [80], Oğuzların baskısı ile harekete geçen Peçeneklerin saldırısına uğramış ve batıya kaymışlardı. VI.yüzyılın başlangıcında Sabir’lerin yayılışı esnasında Sabir boy birliğine tabi olan ve 830 da büyük kısmı Don ile Dinyeper nehirleri arasında yerleşen Macarlar, Bulgarları yerinden sürmüş fakat arkalarından devam eden saldırılar nedeniyle 896’da Karpatlar’ı aşarak bu günkü vatanlarına göçmüşlerdi. [81] Macar halkı Hunlarla aynı soydan geldiklerini kabul ettikleri gibi batı ve Bizans kaynakları da Macarlar’dan Ungi-Huni olarak bahseder. [82]

Ural dağlarının güneyindeki anayurtlarından Sabirler tarafından sürülen Macarlar 460-65 yılarında Karadenizin kuzeyindeki topraklara inmişler, Kafkas Dağları ile Kuban nehri arasındaki bölgelerde Onogur, Utigur ve Bulgarlarla birlikte 830’lara kadar yaşamışlardı. Bu günkü yurtlarına göçtükleri zaman Hazarların kendilerine verdiği Kral (Arpad sülalesi) yönetiminde [83] aralarına karışmış Hazar Peçenek, Kuman boyları ile güçlü bir devlet kuran Macarlar daha sonra Katolik misyonerlerin faaliyetleri ile Katolik Hıristiyan olmuş fakat Macar kimliklerini muhafaza etmişlerdi. Komşuları olan Tuna Bulgarları ise kurdukları devlete adlarını verirken Ortodoks Hıristiyanlığı kabul edip tebası olan slav kitleleri arasında erimiş Slavlaşıp IX. yy’da millî kimlikleri ile Türkçe olan dillerini kaybetmişti.

Hazarlardan bahseden Türk kaynakları onları Kasar diye anar. Ayrıca Uygurlar arasında Kasar adlı bir boy bulunur. Batıya çekilen Macarlara bazı Hazar boylarının ya da Kasar boyunun katılmış olduğunu görüyoruz. [84] Hazar Devleti içinde çıkan isyana katılan ve Macarlarla birlikte Macaristan’a yerleşen boylar arasında Kasarlardan başka Kabar boyu [85] ve eski Türk Kaliz kavminin kalıntıları da bulunuyordu. [86] İyi birer asker ve iyi bir tüccar olmaları ile tanınan Kaliz Türklerinin de bir kısmı güney Macaristan’a yerleşmiştir. Kasarları, Kabarları ve Kalisleri Macarlarla beraber sadece Doğu Avrupa da değil Doğu Karadeniz Bölgesinde de görürüz.

Bizans kuzeyden gelebilecek saldırıları Hazar Krallığı ile işbirliği sayesinde göğüsleyebiliyordu. Fakat Peçeneklerin Hazar Krallığının batı topraklarında faaliyet gösterip Macarları batıya sürmesi Bizans’ın savunma kalkanının delinmesine yol açmıştı. 860 yılında iki yüz kadar gemiyle Dinyeper’den aşağı inen Ruslar Karadeniz’i geçmiş boğazın kıyılarındaki manastır ve köyleri yağmalayarak Bizans’ı kuşatmış sonra da geri çekilmişlerdi. [87]

Bizans kuzeyli kabilelerden ve Ruslardan korunmak için onlarla ilişkilerini geliştirmeyi uygun gördü. Bir dizi savaş ve barıştan sonra onlardan paralı askerler alarak ilişkilerini geliştirdi. Fakat onlar üzerinde daha fazla kontrol sağlamanın tek yolu onları Hıristiyanlaştırmak ve Bizans’ın dini nüfus alanının içine almaktı. Daha önce Hazarları Hıristiyan yapmak için görevlendirilen misyoner Aziz Kril (St.Cyril) bu defa Rusları Hıristiyanlaştırmak için görevlendirilmişti. [88] Balkanlardaki Slavları Hıristiyanlaştırarak slavların azizi olan Aziz Kril, Hazarlar üzerinde pek etkili olamamıştı. [89] Çünkü Hazarlar Yahudi dinine girmişti. Hazarları konu alan araştırmacılar İslâm ve Hıristiyan dünyası arasındaki İmparatorluklarını bu iki eritici güç arasında muhafaza edebilmek için Hazarların Yahudi dinini seçtikleri konusunda hem fikirdirler. Slavların havarisi ve Rusların kullandığı Kril Alfabesinin mucidi olan Aziz Kril’in başlattığı çalışmalar bir asır içinde tam neticeye ulaşmış ve Rusların tamamına yakını Ortodoks Hıristiyanlığı benimsemişlerdi.

Tuna Bulgarları ile birleşerek Macarların üzerine sefer yapan ve daha sonra birbirleri ile anlaşamayan ve iki gruba bölünen Peçeneklerin ilk grubu 1050’lerde Tunayı geçti ve Bizans’a sığınarak Hıristiyan oldular. 1071’de Malazgirt meydan muharebesinde Bizans ordusunda bulunan Hıristiyanlaşmış Peçenek ve Uz birliklerinin bir kısmı, dilleri ve kıyafetleri kendileri gibi Oğuz soyu Selçuklu ordusunu görünce Bizans saflarını terk ederek Selçuklu saflarına katılmıştı. [90] 1091’de İzmir Beyi Çaka Bey’in Avrupa taraflarındaki Peçeneklerle temasa geçerek ittifak sağlaması ve Peçeneklerin Bizans üzerine yürümesi [91] esnasında, iki asır önce Bulgarları Macarlara daha sonra da Macarları Peçeneklere kırdıran Bizans yine aynı siyaseti devreye sokarak Kumanları yardıma çağırdı. Edirne yakınlarında Peçeneklere öldürücü bir darbe vuran Kumanlar buradan Macaristan istilâsına giderken, Bizans’a yenilen ikinci grubun bakiyeleri de daha sonra Hıristiyan olarak Bizans’ın hizmetine girdiler.

Peçeneklerin dağılması ile önleri açılan Uzlar [92] ise XI. yy ortalarında Don ve Dnyeper nehirleri arasında kalan Peçenek kalıntılarını buradan çıkartarak 1065’de Balkanlara büyük bir taarruzda bulundular. Daha sonra Macaristan’a saldıran Uz’lar yenilerek dağıldılar ve kalıntılarının bir bölümü Kiyev prensliğinin güney sınırlarına sığındılar. Daha önce bu bölgeye sığınan Peçenek kalıntıları ile kaynaşan Uz’lar daha sonra Hıristiyanlaşıp Ruslaştılar.

Karadeniz’in kuzeyindeki bu olaylara genel olarak baktığımız zaman Asya’nın içlerinde başlayan dalgalanmaların bu bölgeyi etkilediğini Sabirlerin Hunları, Avarların Sabirleri Onogurların Avarları takip ettiği bu coğrafyada Peçneklerin doğusunda Oğuz/Guz/ Uz (Rus kaynaklarında Tork) oymakları yaşıyordu., Oğuz/Guz /Uzların sıkıştırması ile topraklarından ayrılan Peçenekler Hazar ülkesine yerleşmek istediler ama Hazarlar buna izin vermeyip onları batıya sürdü, XI. Yy’da Rusların kuzeyden Uzların da doğudan sıkıştırdığı Peçeneklerin Don nehrini geçerek Macarların topraklarına girmesi ile ve Macarlar daha batıya, bu günkü vatanlarına göçtüler. Bu son göçte Macarlar da Bulgarları yerlerinden etti ve arka arkaya devam eden bu kavimler göçünde bu günkü Orta Avrupa haritasını oluşturan milletler şekillenmeye başladı.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız olaylar doğrudan Türkiye’nin Doğu Karadeniz Bölgesi ile alakalı değilmiş gibi görünüyor fakat milattan önceki asırlarda gördüğümüz ve milattan sonraki asırlarda gerçekleşen olaylarda da görebileceğimiz gibi Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarda (Bizans kaynaklarına göre Kuzey İmparatorluğunda) gerçekleşen bu olaylar Orta Avrupa ve Balkanları olduğu gibi Karadeniz’in güneydoğusunu da etkilemiştir. Bu açıdan baktığımız zaman arkadan gelenlerin sıkıştırması ile meydana gelen kavimler göçü ve Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde devletler kurmuş Türk Kavimlerinin, Doğu Avrupa ve Balkanlardaki bu günkü toplumların oluşmasına katkıda bulunduğu gibi, Kafkaslar ve Kuzey Doğu Anadolu bölgesinde de günümüze ulaşan toplumun oluşmasına etkide bulunduğunu görüyoruz.

Kuzey Doğu Anadolu dağlarının kıvrımları ve birbirinden tecrit olmuş küçük vadileri çok eskilerde buralara vurulan bu anlamdaki damgaları günümüze ulaştırmada doğal bir koruyucu olmuştur. Doğu Karadeniz bölgesinde bu kavimlere ve onları oluşturan boy ve oymaklara ait isimlere sadece yer adı olarak değil Tıpkı Kolat ve Saka adında olduğu gibi geleneksel ve yaygın olarak taşınılan aile adı olarak rastlamak mümkündür. Mevcut bilgileri gözden geçirdiğimiz zaman sözü edilen unsurların hemen hepsine ait bir bakiyenin şu ya da bu yolla gelerek Doğu Karadeniz Bölgesine yerleşmiş olduğunu bölgedeki yer adlarından ve eskiden beri devam edip gelen aile adlarından anlıyoruz.

Yer isimlerinin tarih araştırmalarında kaynak olarak kullanılması yaygın olan bir durumdur. Biz bu çalışmamızda yer isimlerine bazı eski ve büyük aile isimlerini de ilave ettik. Bunu yaparken konunun dağılmaması için sadece tarihi kaynaklara geçmiş olan büyük boyların isimlerinden örnekler vermeyi ve bu isimlerin aileler tarafından geçmiş yüzyıllardan bu yana geleneksel olarak kullanılmakta olmasına dikkat ettik. İsimlerini zikrettiğimiz aileler kök aile konumundadır. İleride verece-ğimiz Yavuz Sultan Selim’in Doğu Anadolu’yu fethinden sonra Elazığ’dan gelerek Rize Kanboz/Musadağı ile Ortaköy’e yerleşmiş ve buradan tekrar çevre vilâyetlere yayılmış olan son dönemlerde tesbit edebildiğimiz kadarı ile Terzioğulları, Gezoğul-ları, Kandemiroğulları, Köseoğulları gibi büyük ailelere bölünmüş Harputoğul-ları/Harputlular kök ailesi örneğinde olduğu gibi metinde sadece kök aile adları verilecektir. Bizden önce de birçok araştırmacı tarafından kullanılan bu yöntemi uygularken sıraladığımız örnekleri bölgede Ortaçağ boyunca değişerek oluşan toplumun etnik yapısının genel çerçevesini çizmemiz için yeterli olması derecesinde sınırlı tuttuk.

Karadeniz’in Kuzeyindeki kavimlere ait tarihî bilgi veren eserlerin yanı sıra L. Rasony, Nemeth, K. Czegledy gibi Macar alimlerinin eserlerinde Karadeniz’in kuzeyine devlet kurmuş bu kavimlere ait unsurların Macaristan’a vurdukları damgalara, bu gruplara ait boy ve oymak ya da şahıs isimleri ve bu isimlerden kaynaklanan Macaristan’daki yer isimlerine ait geniş bilgiler vardır. Bu eserlerde Macaristan’da yerleşerek iz bıraktığı belirtilen boy ve oymakların isimlerlerinden kaynaklanan yer ve aile isimlerine aynı zamanda Doğu Karadeniz Bölgesinde rastlanması bir tesadüf değildir. Zira her iki coğrafyada da bu gün yaşayan toplumların oluşmasında Karadeniz’in Kuzeyinde devlet kurarak faaliyet göstermiş kavimler çok önemli etkiler yapmıştır.

Bu etkilerin izlerini öncelikle yer isimleri ile tespit edebiliyoruz. Bölgede Kuzey İmparatorluğunun kavimlerini hatırlatan yer isimlerin varlığı bu kavimlerin etkisini tespit etmemize imkan verdiği kadar yaygınlığı da etkinin derecesini ölçmemiz açısından önemlidir. Bizim yer ya da aile ismi olarak yaptığımız tespitler hiç şüphesiz dil, halk inançları vb. gibi konularda yapılacak araştırmalarla daha da zenginleştirilebilir.

Bu yöntemi izleyerek bölgenin tarihi topografyasını incelerken elde ettiğimiz verileri değerlendirdiğimiz zaman Hunar (şimdi Aktaş köyü/Pazar), Nefsihundezler/Hayrat, Hundezhumruk-kapan/Hayrat, Hundezarsenli/Hayrat, Hundeztapanos (şimdi topraklı/Hayrat), Hunut Dağı/İspir, Hunut Deresi/İspir ve Hunut Nahiyesi/İspir, Hüngimek [93] Deresi/Hungimek Dağı Yusufeli-Kılıçkaya, Aşağı Hüngemek (şimdi Dokumacılar/ Kılıçkaya ) ve Yukarı Hüngemek (şimdi Yüncüler/Kılıçkaya), Hunzi (Makrandos/Kutlular köyünün bir mahallesi/Sürmene) gibi yer isimleri bize bölgede Hun varlığının izlerini gösterdiği gibi Borçka’da ki Avana, Araklı’ya bağlı Avanos (şimdi Yıldızlı) köy isimleri de Avar varlığını gösterir.

Ayrıca bu çalışmamız esnasında tespit edebildiğimiz kadarı ile Rize’nin Çayeli ilçesine bağlı Çeçeva/Haremtepe köyünde Avar boyu olan Kandiş adını kök aile adı olarak taşıyan aileler yaşamaktadır. Yine Zavuli boyundan ismini alan Sürmene’nin Zavuli/Zavli (şimdi Muratlı), Araklı’nın Kadavul/Kazavul (şimdi Özgen) köy isimleri de bölgede Avarlardan tarih içinde süzülüp gelmiş izlerdir. 515/516 yıllarında Anadolu içlerine bir akın düzenleyen Sabirlerden bir bölüğün Elazığ-Maraş bölgelerinde yerleştiğini kaynaklar zikretmektedir. Gümüşhane Torul bölgesinde Sabir/ Sabiroğlu adını taşıyan ailelerin varlığından Sabirlerin bu bölgeye de yerleşmiş olduklarının anlıyoruz. Ayrıca Maçka’ya bağlı Zavera/şimdi Dikkaya, köy ismi de Sabir/Savir Sabirlerle ilgilidir. [94]

Bizans’ın hezimete uğrattıktan sonra hizmetine alıp Doğu Karadeniz Bölgesine yerleştirdiği Bulgarlardan ise günümüze Osmanlı kroniklerinde Fatihin Trabzon’u almak için geldiği esnada yaya olarak aştığı Bulgar Dağının yanı sıra, bir Bulgar boyu olan Horto/Hortu ismi ulaşmıştır [95]. Maçka ilçe merkezinin hemen güneyinde dik bir şekilde yükselen ve Değirmenderesi vadisinin güneyini emniyet altına alan sırtlara yayılmış Hortokopuzir (Aşağıhortokop şimdi Kozağaç), Hortokopuvasat (Ortahortokop şimdi Ortaköy) ve Hortokopubala (Yukarıhortokop şimdi Yukarıköy) ve Trabzon’un güneyinde Kılathortokop (şimdi İncesu/Trabzon), Rize’deki Hortoz (şimdi Fenerköy) ile İspirdeki Hortik Deresi ve Hortik köyü isimleri bölgeye yerleşmiş Bulgar Türklerinin Horto oymağından kalmıştır. X. Yüzyılda İdil boylarındaki Bulgarların ülkesine bir seyahat yapan Arap seyyah İbn Fadlan Bulgar şehrinin yanında bir da Savan Şehri/halkından bahsetmettedir. Bu isme biz Of’a bağlı Savan (şimdi Darılı köyü) olarak rastlıyoruz.

Macarlara işaret eden yer adları ise Macara (şimdi Alınyayla/Torul), Maçur (Harmanözü/Bayburt), Macaroğlu (şimdi Çandırçalış/Giresun), Macera (şimdi Gökcebel/Akcabat), Mucura (şimdi Doğanköy/Düzköy/Akçaabat), Macarlı (Akçaabat/ Kuruçam köyünün mahallesi), Macara (Vakfıkebir), Macareltakışlağı (Şavşat), Macarlı Deresi/Yusufeli, Macur (şimdi Duruçay/Demirkent - Yusufeli), Macera ve Macarlı yaylaları (Giresun Espiye), Macarmiç (Sürmene - Oylum köyünün mezrası) ve Macar (Sürmene Çarşı Mahallesi Ağulot sokağının güney yönünde ve devamındaki sırt) gibi yer adlarıdır.
Bölgede Macarlarla birlikte adını zikrettiğimiz ve günümüzde Macaristan’da yaşayan iki önemli boy olan Kabar ve Kasarlar ile Kaliz Türklerine işâret eden isimler de vardır. Murgul da ki Kabarcet Dağ, bölge ve Köy şimdi Kabaca) ismi de Macaristan’a yerleşmiş ve Macaristan da baş kabile olmuş Kumanların Kabar boyundan gelmektedir.

Ayrıca Rize bölgesinde Kasar kök adı taşıyan aileler vardır. Macarlarla birlikte bugünkü Macaristan da bulunan bir başka Türk kavmi olan Kalisler’i ise bölgede Sürmene – Köprübaşı’na bağlı Kalis (şimdi Konuklu) ve Bayburt merkeze bağlı Kaliskayar (şimdi Kabaçayır) köyleri ile hatırlıyoruz. Gaspar ismi de Macarca’dır ve bölgede Gasparoğlu aile adı olarak rastlanır. Çamlıhemşin’in Dik Varoş, Düz Varoş ve Çat (Macarca yazılışı Csat= Macarlara Peçeneklerden geçmiş iki derenin kavuştuğu ıslak yer anlamında bir kelime) köyleri ise bölgede Macarca olan yer adlarından tespit edebildiklerimizdir. Rasony Çat isminin Macarcaya, Macarlarla birlikte kaynaşan Peçenek guruplarından geçtiği kanaatindedir [96] Giresun’un Uzgur köyü [97], Giresun’un Melikli köyünün Uzgara mahallesi, Arsin’in Uz (şimdi Oğuz), Yomra’nın Uzmesahor (şimdi Özdil), Akçabat’ın Guzari (şimdi Benlitaş Mahallesi/Adacı Beldesi), Guz (Akçabat Cevizli Köyünün bir mahallesi), Kuz (Hunut-İspir), Kuzcaköy (Çanakçı), Çatalkara Guz (şimdi Çatak/Görele). Kuzköy (şimdi Kozköy/Doğankent), Sürmene Yazıoba köyünün Uz Mezrası ise Uzların bölgeye vurduğu bir damgadır. Trabzon bölgesinde Uz/Guz/Oğuz kelimesi Soğuk, kuzey, vahşi anlamı yüklenmiştir.

Oğuz/Guz/Uz yerler/yerleri = Kuzey ve soğuk bölgeler
Oğuz/Guz/Uz /insanlar =Vahşi, gaddar ve zalim insanlar

Kelimenin bu anlamı yüklenmesi, Uz’ların Karadeniz’in kuzeyinden bölgeye gelmeden önce Kuman oymaklarının kuzeyinde yaşaması ve Uzların Ruslarla birlikte Kumanların dirliğinin bozulmasına ve dağılmasına sebep olan akınları ile ilişkili olsa gerekir. Kumanlar Karadeniz’in kuzeyindeki yaşantılarında edindikleri intibalarını Kuzey Doğu Anadolu ya yerleştikleri dönemde de korumuş ve bu bölgedeki yaşantılarında da bu kelimeleri Karadeniz’in kuzeyinde ki yurtlarında yükledikleri anlamlarla kullanmışlardır.

Bu gün Çaykara ilçesine bağlı bölgeye ait Osmanlı dönemine ait kayıtlarda Nefs-i Paçan (bu gün Maraşlı köyü), Mezra-i Paçan (şimdi Taşgedik köyü), Paçan Vahtanç (şimdi Koldere köyü), Şinek Paçan (şimdi Ataköy Belediyesinin mahallesi) ise Peçenekleri hatırlatan köy isimleridir. Bizans İmparatoru Kostantinos Porphyropennetos (913-959) tarafından yazılan De Administrando İmperio (İmparatorluk Yönetimi Hakkında) adlı eserinde kaydettiği 8 Peçenek boyundan biri [98] Başbuğları Yazı olan ve Aşağı Tuna bölgesinde yaşadığı belirtilen Kapanlardır. [99] Bu isime bölgede Karakaban Dağı, Hundezhumrukkapan (şimdi Hayrat ilçesine bağlı), Kapan Mahallesi (Çanakçı/Giresun) şeklinde yer ismi olarak ve ayrıca Kapan/Gaban, Kapanlar/Gabanlar aile ismi olarak rastlıyoruz. Ayrıca Sürmene Araklı Arsin bölgelerinde rastlanan Çabanlar/Çapanlar aile ismi ile Araklı’ya bağlı Çapanlı köyü ile Gümüşhane’nin Çapans köy isimlerinin daha önce Trabzon’a komşu olan Çobanlı Türkleri ile ilgili olabileceğini düşünmekle beraber en azından Çapanlar aile adı ile bir Peçenek boyu olan Çaban/Çapan kabilesi ile ilgili olabileceğini düşünüyorum.

Rasony Peçenek topraklarında sınırlı olarak geçen ve Peçenek Oymaklarından biri olarak ortaya çıkan Mak adının geniş anlamıyla Kumanlardan önceye ait hatta Uz menşeli ve Uz kabile adına ait olabileceğini belirterek Mak adından gelen Macaristan da ki Makut (Maklar anlamında) Maksa ve Makfalva gibi yer isimlerine işaret eder. [100] Peçenekler arasında da mevcut fakat Uz menşeli olan Maklara işâret eden yer adlarına Doğu Karadeniz Bölgesinde rastlıyoruz. Makavla (şimdi Petekli/Sürmene), Makran-dos (Maklı anlamında şimdi Kutlular mahallesi /Çamburnu/Sürmene), Makhtila (şimdi Karatepe /Araklı), Kalcıya maa Mağlavita (şimdi Toklu köyü/Trabzon), (Makonoboz (şimdi Sağrı/Tonya), Makrinamoz (şimdi Kaleköy/Vakfıkebir), Makriyon (şimdi Üstürkiye/Akçabat), Makdanos Mahallesi (Soğanlı /Çaykara), Makur (Çaykara), Holomakdanos (şimdi Ormancık/Dernek), Baltacımakdanoz (Of), Kırınta Makidanos (şimdi Dağalan/Of), Maksofa ( şimdi Yaydemir /Gümüşhane), Makroni (şimdi Kalkanlı/Zigana’nın bir mahallesi /Torul), Makavit (Torul) Mağaloz/Makaloz (şimdi Tersane/Rize), Mağloz (şimdi Camidağı/Rize), Makrebudam (İncesu/Çayeli) Makrevis (Çamlıhemşin), Makaliskirt (Dikkaya/ Çamlıhemşin), Makriyal (bugün Kemalpaşa), Makret (Borçka), Makadet Mahallesi (Erkinis/Demirkent-Yusufeli), Makhadet Mahallesi (Yusufeli Sarıgöl Yüksekoba köyü İkizkavak Mahallesi), Makans Mezrası (Hunut/İspir) olarak rastlıyoruz.

Ayrıca bugün Hayrat ilçesinden geçen Maki deresi ve bu civardaki Makiifteryalı (şimdi Pınarca/Hayrat), Makiyalavas (şimdi Dereyurt/Hayrat), Makitoromanlı (şimdi Taflancık/Hayrat) köylerinin isimlerinin de Maklarla ilgili olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu köylerin yakınında Alanomakot, Baltacımakdanoz, Makdanoz ( Maklı anlamında -şimdi Kazançlı köyü/Of), Makhdanbaz köyleri vardır.

Yeri gelmişken değinecek olduğumuz yer isimlerinden bir tanesi de Çik’lere işaret eden yer isimleridir. Strabon, Trabzon bölgesinde bir yerde Zygopolis [101] kentinden bahseder. Gümüşhane yolunun dağları aştığı bölgenin adının Zigana Dağları ve geçidi olması ve bu dağların güney yamacında Zigana (şimdi Kalkanlı/Torul) köyünün bulunması bize Zygopolis’in de bu bölgede olabileceğini düşündürmüştü. Yunanca da “Ç” sesi olmadığı için “Z “ ile yazılan bu isim ile ilgili çalışma yaparken eski kaynaklarda Abhazya’nın kuzey batısında Karadeniz kıyılarında gösterilen Zyghet/Zygya/Çikhet (Çik ülkesi anlamında) [102] ismi dikkatimizi çekti. Bazı araştırmacılar işaret edilen bu yerden dolayı Çik’lerin Adıgeylerin ataları olabileceğini yazıyorlar [103]. Bu bölgeye Çik ülkesi isminin burada ismin verildiği dönemde oturan bir halka izafeten verilmiş olduğu muhakkak. Fakat kaynaklarda bu halkın bu bölgeye ne zaman ve nasıl geldiğine işâret eden tatmin edici bir bilgi elde edemedik.

Çik’lerle ilgili araştırmalarımızı sürdürürken eserlerinden çokça yararlandığımız Macar âlimi Rasonyi’ nin Tuna Köprüleri adlı eserinde, Türklerin sınırındaki Köymen dağlarında oturan Çik kavminin eski Türk kitâbelerinde geçtiğini, Uygurca da Çik-tutuk ( askeri vali/ yönetici Çik anlamında) ifadenin görüldüğünü, erken dönem Uygurlarında Çik-bilge diye adlandırılan bir rütbe bulunduğunu, bu gün Sovyet atlasında Altay dağlarının kuzey batısında bulunan Novisibirsk havalisinde Çik köyünün, Ob nehir sisteminin bir kolu olarak Çik nehrinin işâretlendiğini belirtirken, Türkmenlerin Göklen kabilesinin bir alt sınıfının Çik adını taşıdığını, Başkırt toprağında da Çik adlı bir dere Türkiye de ise Çikhasan adlı bir köy varlığını kaydettiğini gördük. [104]

Tez kitâbesinde tahta çıkan Uygur Kağanını Çiklerin büyük kağanı olarak anması 750 yılında Çiklere karşı düzenlenen seferde Uygurların Çikleri hakimiyet altına aldığını göstermektedir. Ayrıca Çik adına Orhun yazıtlarından Bilge Kağan yazıtında da rastlanır. Anıtın doğu yüzünde“ Yirmi altı yaşımda Çik halkı Kırgızlarla birlikte (bize) düşman oldu. Yenisey (nehrini) geçerek Çiklere doğru sefer ettim. (Onlarla)Örpen’de savaştım. Askerlerini mızrakladım. Az halkını zapt ettim, bağımlı kıldım.” şeklinde bir ifade vardır. [105] Ayrıca Kuzey Moğolistanda bulunan ve 8. Yy’a ait olduğu sanılan Şin-Usus yazıtının doğu yüzünde “...dokuzuncu günde ordu ile yürüdüm. Tutuk’un kumandasında Çiklere karşı Biayı(bin kişiyi) gönderdim.” Ve kuzey tarafında “Çik kavmini Binam süregeldi... Hududu orada tayin ettim. Çik kavmine tutuk verdim. İşbaralar, Tarkanlar tayin ettim.” ifadeleri vardır. [106] Burada bahsi geçen Çik’ler Karluk’ların alt grubundandır. Tarihçiler onları Çigil = Çik + il Türkleri olarak kabul eder. [107] Bazı tarihçiler Çikler’i 10.asırda görülen Kimeklerin atası ve Kıpçak/Kuman boyları arasında gösterir. [108] Türk boy veya oymaklarının tarihî gelişmesi sürecinde, dahil olunan boy birliğinin dağılması ile o ittifakı oluşturan boyların tamamen ortadan kalkmayıp, oluşturulan devlet yıkılınca dağılan boyların kısmen ya da tamamen yeni bir boy ittifakı içinde ve yeni ittifakı oluşturup adını veren hakim boyun alt grubunda yer aldığını göz önüne alarak bu ihtimali de kabul edilebilir olarak görüyoruz.

Trabzon’un hemen güneyinde yükselen Karluk Tepesi ve bu tepeyi çevreleyen Karlukhozemiya (şimdi Akkaya/Trabzon), Nefsikarluk (şimdi Karlık/Trabzon), Karlukşumeyra (şimdi Karakaya/Trabzon) köyleri bize Karluklar’dan [109] da bir gurubun Trabzon yöresine yerleşmiş olduğunu göstermektedir. Rasony Türklerde görülen Zagor adının da Karluk-Bulak menşeli olduğunu belirtir. [110] Akçabat’ın Osmanlı dönemine ait belgelerinde bir Zagorya köyü vardır. Rasonyi’nin Karluk menşeli olduğunu belirttiği bu isim de bölgeye yerleştirilen Karluk’lar dan kalmış olsa gerekir. Yer isimlerinden bölgede yerleştiklerini anladığımız Çik ve Karluk Türklerinin Trabzon bölgesine ne zaman geldiğini kesin olarak tespit edemedik, fakat Çikler’e işaret eden yer isimlerine bakarak Çiklerin Doğu Karadeniz Bölgesinde Karmuklular’a göre daha yaygın olarak yerleştiğini söyleyebiliriz.

Değirmenderesi vadisine bağlanan Ziganoy/Çiganoy Vadisi, Çağlayan bucağına bağlı Çikanoy, Çiganoy Sovri (şimdi Yanyamaç), Maçka Esiroğlu bucağına bağlı Çiganoy Mesahor, Vakfıkebir de ki Çikatos (şimdi Karatepe), Sürmene’deki Çikoli (şimdi Yokuşbaşı), Çikaron (şimdi Ortaköy’ün bir mahallesi)), Of-Dernek’e bağlı Dağeteği (Çorukh) köyünün Çikaron mahallesi Trabzon da Çiklerle ilgili yer isimleridir. Ayrıca Trabzon sancağına ait Tapu Tahrir Defterlerinde Rize’nin en büyük köylerinden birinin adı Çıkara’dır. Günümüzde Rize de ki Çiklenar (şimdi Sarayköy), Aytanoz Çikara (şimdi Bozuk Kal’a), Çayeli’ndeki Çikaron (şimdi Yamaçköy), Güneysu İslahiye deki Çiklaramoz, Fındıklı’daki Çikulit (şimdi Aslandere), Pazar’daki Çiketüre (şimdi Boğazlı), Arhavide ki Çukalvat (şimdi Kestane alan), Artvin Macahel de ki Çikavit-i Ulya ve Çikavit-i sufla ve Çikunet (şimdi Gürcistan topraklarında), Artvin Karçal Dağının güney yamaçlarında Çikunet Yaylası, Ardanuç Ziklovan ya da Ziklolet Yusufeli Demirkent bucağına bağlı Ziğlispir (şimdi Zeytincik), Sarıgöl’de ki Zikapor (şimdi Taşkıran), Şavşat Veliköy Bucağına bağlı Çikta (şimdi Akdamla), İspir’de Ziksor gibi yer isimleri bize Çiklerin Doğu Karadeniz bölgesindeki yayılışını açıklar.

Karadeniz’in kuzeyinde daha sonra ortaya çıkan bir diğer Türk kavmi de Kumanlardır. [111] Hazarlar gibi birçok boyun karışmasından meydana gelen Kumanlar Peçenek ve Uz göçleri ile organik bir şekilde birbirlerine bağlı olarak 1050’den başlayarak 30 yıl kadar bir süre içinde Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara yayılmıştı. Bu bölgedeki Uz ve Peçeneklerin kalıntılarını da kendilerine katarak 1080’lerde Tuna ve Karpatlar’a kadar ulaştılar. Bu kadar geniş bir sahada gruplar halinde faaliyet gösteren Kumanları İslâm kaynakları Kıpçak olarak anar. Kumanlar Rus kaynaklarında Polevets, Bizans kaynaklarının Kuman, Ermeni kaynaklarının Khartes, Alman kaynaklarının Falben olarak adlandırılıyordu. Çeşitli dillerde ki bu kelimeler saman beyazı, açık sarı, sarışın, sarı saçlı anlamındadır. Sarışın olma Kun+Sarı (Sarı-Uygur)+Kıpçakların birleşmesinden meydana gelen Kumanların bazı boylarının en önemli fiziksel özelliklerinden bir tanesidir.

Balkanlara inen ve Bizans’a saldıran Peçenekleri Bizans’ın daveti ile yenip dağıtan Kumanların bir grubu 1094’de Edirne’ye kadar bütün Balkanları istilâ etmiş ve daha sonra da Bizans’la savaşmış ve Bizans’a yenilmişlerdi. Kuzeyde ise iki yüzyıl kadar yaşayabilen bir devlet kuran Kumanlar, 1238-39 kışında Moğollara yenilmiş ve dağılmak zorunda kalmışlardı. Bu tarihlerde Balkanlara inen Kumanlar Bizans tarafından tımarlar ve askerî görevler verilerek Trakya’da, Makedonya’da ve Anadolu’da Menderes vadisinde iskân edilmişlerdi. Dağılan Kumanların bir kısmı Macaristan’a geçerken bir kısmı da ya Moğollara katılmış ya da Moğolların sürüklediği doğulu Kumanlar ve diğer Türk unsurlarına katılmıştı. Bir kısmı ise Kafkaslardan Gürcistan’a inmişti. Batıda Bizans, Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Rusya’nın hattında önemli roller oynayan Kumanlar doğuda da Gürcistan’ın altın çağını yaşamasını temin etmiş, Trabzon Krallığında ve Mısır’a kadar uzanan sahada etkinliklerini sürdürmüştü.

Bu kavimler ard arda ve batıya doğru olan göçlerinde Doğu Avrupa’da ve Balkanlar’da günümüze uzanan birçok milletin oluşmasına katkıda bulunurken, Bizans ile olan mücadelelerinde Bizans tarafından çeşitli oyunlarla birbirlerine kırdırılmış, yenilenlerin bakiyeleri Balkanlar’da ve Anadolu’da çeşitli yerlere iskân edilerek Hıristiyanlaştırılmış ve askerî hizmetlerde kullanılmıştır. Moğol tehdidinin başladığı yıllarda Eflak ve Buğdan’da oturan Kumanlar arasında Katolikliği yayma çalışmaları başlamış ve 1227’de Kumanların Hakanı Borç ve 15.000 Kuman Hıristiyan olmuştu. [112]

Macar Kıralı IV. Laszlo [113] 1279 yılında aralarında Alpar, Uzun ve Tolun oymaklarının bulunduğu 7 Kuman oymağı ileri gelenleri ile Teteny de bir kurultay toplayarak göçmen Kumanların yerleşimlerinin kurala bağlanması hususunu görüşmüşlerdı. Bu kurultayda alınan kararlara göre Kumanlar Hıristiyan olmayı, göçebe hayatı bırakmayı, ev yapmayı ve Hıristiyan esirlerini serbest bırakmayı kabul ettiler. Bu anlaşmada Kumanların eski pagan inançlarına göre başlarını tıraş etmelerine müsaade edilmişti. [114] Bu tarihten sonra Kumanlar Macarlar’la kaynaşmışlar ve Macar sayılmışlardır. Aynı yıllarda Romanya bölgesindeki Kumanlar arasında Ortodoks mezhebi yayılmakta, Katolikleşen Kumanlar Macarlaşırken Ortodokslaşan Kumanlar da Rumenleşmekte idi. Rasony Macaristan’da Kumanların yerleştikleri sahalardaki yer adları, eski arşiv belgelerindeki şahıs adları ve hatta bugün kullanılan bazı soy adlarından onların aslında Kuman Türkü olduğunu tespit edilebileceğini yazıyor. [115] Rasony’nin Macaristan için tespit ettiği bu gerçeği Gürcistan ve Kuzey Doğu Anadolu için de söylemek ve bu coğrafyada da Macaristan’da tespit edilenlerle aynı verileri tespit etmek mümkündür.

Diğer Türk unsurlar gibi Kumanların da Karadeniz’in kuzeyindeki sahalar ve Doğu Avrupa da olduğu gibi Kuzey Doğu Anadolu ve Trabzon bölgesinde de çok önemli etkileri olmuştur. Tarihî olayları incelediğimiz zaman Kumanların bu bölgeye girmelerinin Kafkasya ve Gürcistan üzerinden olduğunu görürüz. Gürcistan kralı David Ağmaşenebeli (1091?-1125) on ikinci asırda ülkesinin durumunu düzeltebilmek için birçok reformlar uygulamaktaydı. Kendi komutasında sürekli ve nizami bir ordu kurmak için Kuzey Kafkasya ya giderek orada Kuman/Kıpçak oymaklarıyla anlaşıp paralı askerlerden oluşan bir ordu kurdu.
Kumanlar daha önceki yıllarda da Gürcü ordusunda paralı asker olarak hizmet görmüşlerdi. Bu defa David 1096, 1103 ve 1116’daki savaşlarda Peçenek ve Uzların kalıntısı olan oymakların da yer aldığı Rus ordularına yenilen ve bir dağılma devrine giren Kumanların Hakanı Atrak’ın kızıyla evlenerek ilişkileri daha da sıkılaştırmıştı. 1118 yılında Kumanlarla araları iyi olmadığı için Kafkas geçitlerinden Kumanlara yol vermeyen Alanları yola getirerek yaklaşık aralarında kayınpederi ve kayınbiraderleri bulunan 45.000 ailelik bir Kuman kitlesini bu geçitlerden geçirip Gürcistan’a getirdi. [116] Onlarla Selçuklu Türkmenlerinden alınacak topraklardan verecek ve mülkler dağıtacaktı.

İki yıl sonra Kral David, Kumanların seçkin kölelerinden (Kuman birliğine bağlı Peçenek ve Uz topluluklarından) oluşan ve görevi Kral sarayını korumak olan 5.000 kişilik bir (Monaspa=Köle sipahiler adı verilen) özel muhafız ordusundan [117] başka Kuman süvarilerinden oluşan 40.000 kişilik bir ordu kurmuştu. Bu ordu ile Şirvan, Arran ve Doğu Anadolu’ya başarılı seferler yaparak 400 yıldır İslâm hâkimiyetinde olan Tiflis’i 1122’de ele geçirerek Gürcü Krallığı’nın başkenti yaptı. [118] Daha önce tâbi olduğu Irak-Selçuklularına karşı koymuşlardı. 1123’de sayıları 50.000’e ulaşan bu ordu ile ülkesini Müslüman Oğuzların baskısından kurtaran David ülkesinin sınırlarını daha da genişletmişti Gürcü ordusunu oluşturan ve açılan bölgelere yerleşen Kumanlar Hıristiyanlığı benimsemişlerdi. 1124 yazında Çoruh vadisine ve İspir bölgesine yerleşen Türkmenlere baskın vererek kovalayan Kumanlar buraları ele geçirdi ve Türkmenlerden boşalan topraklara yerleşmeye başladılar. [119]
1118-1124 Yılları arasında Kuman Hanı Atrak’ın damadı olan ve Karadeniz’in kuzeyinde devletleri çökme noktasına gelmiş Kumanları ülkesinde getirterek 1124 yaz sonunda 60.000 atlıya ulaşmış Kumanlardan oluşan ordu ile ülkesinin sınırlarını 6 yılda birkaç misli büyüten David 25 Ocak 1125’de ölünce [120] yerine geçen Dimitri’nin yaptığı ilk iş yeni gelenlerle birlikte iskân sorunları halledilmediği için Kral David’e karşı birkaç defa isyana teşebbüs eden Kumanları Ardahan, Göle, Oltu, Tortum, Şavşat, Ardanuç, Yusufeli bölgelerine yerleştirerek [121] iskân sorunlarını halletmesi olmuştur. Gerek David (1080-1125) zamanında gerekse Dimitri (1125-1156) zamanında Kumanlardan oluşan askerlerle zaferden zafere koşan ordunun başkumandanlık makamı Kumanlara verilmiyordu. Bu durum inzivaya çekilen Dimitri’den sonra altı ay kadar tahta kalabilen oğlu IV. David’in yerine Kumanların desteği ile tahta geçen III. Giorgi (1157-1184) zamanına kadar sürdü. [122]
1110 yılından bu yana Gürcistan Ordusunun Başkomutanlığı Orbelyanlı hanedanının elinde ocaklık şeklinde bulunuyordu.

Bu durum 1177’ye kadar sürdü ve bu tarihte Gürcistan Kralı III. Giorgi’nin tahtı ele geçirmesine yardımcı olan [123] Kuman Kubasar Beğ‘i [124] Başkomutanlığa atadı. Geleneksel hâkimiyetlerini kaybeden Orbelyan’ların mülkleri de Kumanlara verildi. [125] III. Giorgi’den sonra tahta çıkmasına destek verdiği Kuman Prensesden doğma Kraliçe Thamar (1184-1214) baskılara dayanamayarak Kubasar Beyi görevinden alır [126] ve daha önce kendisine bağışlanan topraklara el konulur. Saray oyunları ile Başkumandanlık görevi elinden alınan Kubasar Beg felç geçirdiği için ölünceye kadar Thamar tarafından himaye edildi. Fakat Kubasar’ın ahfadı saray oyunlarından ve muhtemel bir intikam hareketinden kurtulmak için ellerinden alınan topraklarından ayrılıp, Doğu Karadeniz dağlarına sığındığı biliniyor. İkizdere’ye bağlı Cimil Merkez olmak üzere Pazar, Çamlıhemşin, Rize’de ve Sürmene’nin Cimilit köyünde olarak yaşayan ve Osmanlı döneminde de Tımar ve nüfuz sahibi Kumbasaroğullarının Kubasar’ın soyundan geldiği bilinmektedir.

Yayla kısmı Sürmene’ye Köy kısmı ise Gümüşhane/Yağmurdere’ye bağlı ve ismi kurulduğu günden bu yana Buğalı/Boğalı olmasına rağmen değişik mahallelerindeki kiliselerden (şimdi bu mahalleler sadece metruk tarla yerlerinden ve bazı binalara ait temel kalıntısı taşlardan tespit edilebilmekte olup bu günkü Boğalı köyü o dönemdeki eski Buğalı köyünün sadece bir mahallesi durumundaydı.) dolayı çevre dağ köylerindeki halk arasında “Yedi Kiliseli Sultan Boğalı diye” anılan Boğalı köyünün mahallelerinden birinin yaslandığı tepenin adı günümüzde de Kubasar Tepesi adını taşımaktadır. Ayrıca Osmanlı fethinden sonra bölgeye ait Tapu Tahrir Defterlerinde gerek Boğalı köyünün gerekse komşu Arpalı (bu gün metruk eski Arpalı) ile Bağçeçik köylerinin isimleri Türkçe olmasına rağmen Osmanlının ilk dönemine ait Tapu Tahrir Defterlerinde bazıları Türkçe isim taşıyan Hıristiyan reayalara ait kayıtlar bulunması bu bölgenin Kubasar Beğ ile birlikte hareket eden Kuman Türkleri tarafından iskân edildiğini göstermektedir. Bu köylerde yaşayanlar günümüzde tasarruf ettikleri fakat tapuları bulunmayan tarla ya da çayırlıkların mülkiyetinin Kurt Dededen bu yana kendi ailelerinin olduğunu söylerler.

Kraliçe Thamar döneminde ülke yönetiminde etkili olan bir diğer Kuman gurubu da Kutlu Aslan grubuydu. Meçurçletuhutsesi (Finans Bakanı) olan Kutlu Aslan [127] Gürcü Devlet geleneğinde o güne kadar duyulmamış sarayın kapısında oluşturulacak bir konseyin saraya gelen tüm işleri görüşüp karara bağlamasını isteyerek kraliçenin tüm yetkilerine sınırlama önerisi getirmişti. Teklif edilen yeni kurum Türk devlet geleneğindeki danışma meclisinin (Kengeş) bir benzeriydi. Saraydaki Kutlu Aslan’ın karşıtı soylular Kraliçeyi etkileyerek Kutlu Aslan’ı tutuklattı. [128] Fakat Kutlu Aslan’ın taraftarları ayaklanarak Kutlu Aslan’ı serbest bıraktırdılar ve Kutlu Aslan’ın önerileri yumuşatılarak bir “Danışma Kurulu” oluşturuldu.

Kraliçe Thamar zamanında Gürcistan’a ikinci bir Kuman dalgası daha göç etmiş ve yerleşmişti. Son dönemlerde yazılmış Gürcü tarihleri bu olayı “Thamar döneminin son yıllarında Gürcistan’a birçok yabancı insanlar gelip yerleşti.” diye belirtirse de [129] eski Gürcü Tarihlerinde yeni gelen Kumanlarla eski gelmiş Kumanları birbirinden ayırmak için” Eski Kıpçak” “Yeni Kıpçak” terimleri kullanılmıştır. Yeni Kıpçaklar diye işaret edilen ikinci büyük göç Kuman başbuğunun kardeşi Sevinç’in idaresinde yapılmıştır. Kraliçe Thamar İstanbul’da bir ihtilâlle devrilmiş Komnenos hanedanının varisleri ve yeğenleri olan çocuk yaştaki David ve Aleksius’u zindandan kaçırmış ve Gürcistan’a getirmişti.[130] Bu olaydan 17 yıl sonra Latinlerin Bizans’ı işgali üzerine onları yeni gelen Kumanlardan oluşturduğu bir ordu ile İstanbul’u ve Bizans Tahtını ele geçirmek üzere yola çıkartır.

Karadeniz sahillerini takip ederek ilerleyen Aleksius ve David Kommenos adlı iki kardeşin ordusu önce Trabzon’u ele geçirir. Daha sonra Samsun ve Sinop’u ele geçiren Komnenos kardeşlerden David yoluna devam ederek Karadeniz Ereğli’sine ulaşır. David bu bölgede bir taraftan Latinlerin işgal ettiği Bizans’tan kaçarak İznik de devlet kuran ve Bizans’a varis olma iddiasındaki Laskarisler ile diğer yandan da İstanbul’da ki Latinlerle mücadeleye devam ederken büyük kardeş Aleksius Trabzon’u başkent edinerek başlangıçta Sinop’tan Rize’nin doğusuna kadar olan Karadeniz sahillerindeki topraklara hâkim olarak devletini kurar. Trabzon Krallığının kurulmasında hizmet eden ve yönetimde önemli görevler alan Kuman asıllı Türklerin birçoğu bundan sonra aileleri ile birlikte Trabzon’un civarında askerî bakımdan önemli yerlere yerleşmiş ve Hıristiyanlaşmışlardı. Aleksius Komnenos’un 1214’de Sinop önlerinde esir edilip Sinop’un Selçuklular tarafından ele geçirilmesinden [131] sonra yapılan bir anlaşma ile Selçuklu vasalı haline gelen Trabzon Rum Krallığının sınırları da Samsun bölgesine kadar gerilemişti. Bafra bölgesindeki Kumanos ve civar köyler Komnenos’un ordusundaki Kumanlar tarafından kurulmuştur. 1923 Yılına kadar Ortodoks Hıristiyan olan Kumanoslular mübadele ile Yunanistan’a gönderildikleri zaman tek kelime Yunanca bilmedikleri için Yunanistan’da çok sıkıntı çektiler. Ancak 1-2 nesil sonra Yunanca öğrenebilen Bafralılar Yunanistan’da hâlâ daha Yunanlılardan ayrı görülür.

Gürcistan yolu ile Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’e yerleşen ve Gürcü Krallığının altın çağını yaşamasında önemi roller oynayan Kumanların Trabzon Krallığının kuruluşunu temin eden ordudan görev almanın yanı sıra Krallık içinde yaşanan siyasî olaylarda etkileri daha sonra da devam etmiştir. Bu rol özellikle Trabzon sarayında daha sonra Bizans’ın Trabzon Krallığı üzerinde etkili olma çabaları esnasında da ortaya çıkan Yerli Partisi ve Bizans Partisi çekişmelerinde de görülür.Yukarıda Kumanlarla ilgili verdiğimiz tarihi bilgilerin Trabzon bölgesinde yansıması hiç şüphesiz bunlardan ibaret değildir. Trabzon bölgesine yerleşen Kuman çoğunluklu Türk gurupları Hıristiyan inancını kabul etmelerine rağmen henüz Türk kimliklerinden tamamen kopmamışlardı. Bu durumun en azından Trabzon Rum Krallığı döneminde de devam ettiğini Trabzon Krallığına ait belgelerde yer alan kayıtlardan ve Osmanlı fethini müteakip bölgede yapılan tahrirlere ait defterlerinden öğreniyoruz.

15 ve 16. asırlarda Trabzon bölgesinde yapılan Osmanlı tahrirlerinin kayıtlı olduğu defterlerden Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tapu Tahrir 52 numaradaki 1515/16 tarihli Trabzon Sancağı Mufassal Tapu Tahrir Defterinde yer alan kayıtlarda Sürmene nahiyesine bağlı Zavli köyünde ki 55 hane Hıristiyandan 9 hanenin Hıristiyan ismi taşımasına rağmen Kuman olduğu belirtilmiştir. [132] Defterin diğer sayfalarında Türkçe şahıs adı ve Hoşoğlan, Timurci, Şişman gibi aile adı taşıyan Hıristiyanlara ait başka kayıtlar da mevcuttur. Trabzon Krallığına ait kaynaklarda yer alan isimler üzerine çalışmalar yapan Rus bilim adamı Şukurov Trabzon civarındaki kilise defterlerinde Türkçe isimler taşıyan Hıristiyanlara ait kayıtlar tespit ettikten başka Trabzon sarayı tarihçisi Panaretos’un kroniğinde Komnenos hanedanına bağlı bazı kimselerin Türk orijinli (Akbuğa, Anakutlu, Acakutlu gibi) lâkapları bulunduğuna işâret ederek özellikle Trabzon sarayının tarihçisi olan Panaretos’un bu isimlerin doğru transkripsiyonunu vermiş olmasına dikkati çeker. Bundan hareket ederek de Trabzon halkının Moğol- Türk isimlerini duymaya alışmış olduğunu belirtir. [133]

Aynı şekilde Doğu Karadeniz bölgesindeki Bizans dönemine ait eserler hakkında bir çok önemli çalışma yapmış bulunan Bryer de Vazelon Manastırının kayıtlarına çok sayıda Türkçe isim, aile ismi veya lâkap taşıyan Hıristiyanların varlığını belirterek, 1432 tarihinde Faroz’un paroikos’u (a paroikos of the Pharos) olan Mahmut ve Sürmene Tımarının sahibi/mutasarrıfı (a smallholder of Sourmania) Arslan Beğ’in, bu isimlerle buraya dışarıdan göçmen olarak mı geldikleri yoksa burada mı doğdukları konusunda tereddüt olabileceğini fakat Maçka bölgesinde rastlanan Türkçe isimler ve özellikle Hıristiyan evebeynler tarafından çocuklara verilen Türkçe isimler için böyle bir tereddütün söz konusu olamayacağını söylüyor. [134] Trabzon kaynaklarında şahıs ya da aile isimlerinden başka Türkçe kelime ve terimlere de rastlanır. Trabzon Rum Krallığı kaynaklarında bu günkü Meydan semtinin adı Maydan, Kalenin adı da Burç şeklinde geçerken. Kyra ya da Despina yerine Khatun kelimesi kullanıldı.

Trabzon’a komşu olan Türkmenlerle ilgili İslâm kaynaklarında da bu terimler hem Türk hem de Rumca Kyra Khatun, Despine Khatun şekillerinde olduğu gibi birlikte kullanıldı. Krallığın saray muhafızları tamamen Türklerden oluşuyordu ve saray muhafızı paralı Türk askerlerinin komutanının unvanı bile Türkçe idi. Trabzon sarayının tarihçisi Panaretos bu ünvanı Türkçe şekli ile Amirjandar/Amircandar (Jandarmaların amiri anlamında olmalı) olarak kaydeder. [135] Süvari kuvvetlerinin komutanı ve Trabzon’un güçlü zadeganlarından biri ise Kamachenos/Kamacı adını taşımakta ve Kuman asıllıydı. [136] Trabzon Rum kaynaklarında Aleksius II. döneminde etkili olan bir başka isim daha geçer. Bu George Torkopoulos’dur. Bu şahıs Hıristiyan olduğu için Georg (Yorgo) ismini almış ve taşıdığı Torkopulos aile isminden anlaşılacağı gibi bir Türk idi. Bu tür örnekleri Trabzon Krallığındaki Vazelon Manastırına ait 13 ve 14. yüzyıllara ait belgelerden okunarak çözülebilmiş isimlerle çoğaltabiliriz. Bu belgelerde Tourkotheodoros ve Tourkotherianos gibi Türkçe menşeli eklerle Yunancalaştırılmış aile isimleri, Gozalp, Konuk/Kınık, Kalkan, Kubizci/Kopuzci, gibi Türk, Mogultas, Zaganes, Camuka gibi Moğol orijinli şahıs isimleri karşımıza çıkar.

Sadece Trabzon içindeki hâkimiyetlerini değil, Bizans’a karşı bağımsızlıklarını da daima Kuman/Kıpçaklara dayanarak ayakta tutan Trabzon Krallarından II. Aleksius (1297-1330) 15 yaşında Trabzon tahtına çıkmak için Bizans’tan Trabzon’a gönderildikten sonra, annesi Eudocia’nın Bizanslı bir prenses olmasına ve Bizanslı bir kızla nişanlandırılmış olmasına rağmen Kars, Ardahan Ardanuç, Şavşat, Oltu, Tortum ve İspir bölgelerinin Beyi olan Kıpçaklı Atabek Büyük Beka/Böke’nın kızı ile evlenmiş ve Beka’dan aldığı destekle Trabzon’u Bizans’ın etki alanı dışına çıkartmıştı. Bu evlilikle Furtuna Deresi ile Çoruh nehri arsındaki bölgede hâkimiyet sağlayan ve denize ulaşan Büyük Beka da İlhanlılara vergi öder ve asker olarak ordularının seferlerine katılırdı. Kıpçak/Kumanların bu dönem Trabzon sarayında olan etkisi Panaretos tarihinde de görülür. Panaretos Trabzon II. Aleksius‘un iki oğlu ve bir kızının Rumca ve Türkçe adlarını Kir Mihal=ho Azaqhuotlu/ Acakutlu, Kir Giorgius=ho Akhpouga’s/Akbuğa ve Kira Anna Anakhoutlu/Anakutlu olarak birlikte kaydettikten sonra metnin devamında onlardan daima Türkçe adları ile bahseder. [137]

1332’de başlayan iç savaş çekişmelerinin bir uzantısı olarak 1341’de Akkoyunlu Türklerinin Trabzon’u kuşatıp ateşe verdikleri sırada bir manastırda inzivaya çekilmiş olan prenses Anna Anakutlu’nun şehirden gizlice ayrılıp, Iberya taraflarına giderek on gün sonra temin ettiği askerlerle ülkesine döndüğünü, Basil’in (1332-1342) ölümünden sonra Trabzon tahtına geçen karısı ve Bizans İmparatoru Andronikos III. Palaiologos’nın kızı Irene’yi tahttan indirerek yerine oturduğunu [138] Trabzon Rum Krallığına ait kaynaklar belirtir. Akrabalarından alıp getirdiği askerlere dayanarak Trabzon’da tekrar yerli partisinin hâkimiyetini sağlayarak tahta oturan (1341-1342) Aleksius II. nin kızı prenses Anna Anakutlu tehdit altındaki Trabzon’u on gün gibi kısa bir sürede dedesi (1308 de ölmüş olan) Bekanın [139] Rizenin doğusunda denize kadar ulaşan topraklarına gitmiş ve dayılarından aldığı askerî destekle Trabzon’a dönerek hâkimiyeti sağlamıştı.

Trabzon Krallığının kuruluşunda olduğu gibi toplumsal ve siyasî yaşantısının her yerinde etkili olmuş olan Kumanlara ait izlere bölgede yaygın şekilde yer adları olarak da rastlıyoruz. Aşağı Kumanit (şimdi Aşağıçavuşlu/Sürmene), Yukarı Kumanit (şimdi Yukarıçavuşlu/Sürmene), Kumanit (şimdi Kumludere/Of), Kumanondoz Mahallesi/Yaylası (Tonya Kalınçam köyü güney doğusunda), Komana Deresi, (Vakfıkebir’in doğusunda), Komandere Vamenli (şimdi Ortaköy/Vakfıkebir), Komandere Raşi (şimdi Rıdvanlı/Vakfıkebir), Komandere Kadahor (şimdi Akköy/Vakfıkebir), Komandere Habel (şimdi Açıkalan/Vakfıkebir), Kumanovacık Yaylası(Espiye), Kumanyurdu Yaylası(Tirebolu), Koman Deresi/Alucra, Koman Tepesi ve Koman Köyü bunlardan bizim tespit edebildiklerimiz.

Bir de Kuman boylarının isimlerini taşıyan yer adları vardır. Bunlardan en belli başlı olanı Curtan/Cordan/Jortan/Yortan boyundan isim alan yerleşmelerdir. Arhavi’deki Curtan/Cordan köyü, Cordan Yaylaları ve Cordan Deresi, Çaykara ya bağlı Dağönü(Hanlut) köyünün Cordanlı Mahallesi, Gezge (bu gün Gümüşhane/ Yağmurdere Bucağına bağlı Güngören) köyünün arazisi içinde yer alan ve şimdi mera olarak kullanılan küçük bir vadi Cordan tarlaları adını taşır. Buraya bitişik olan Boğalı köyü ve bu köydeki Kubasar Tepesinden daha önce bahsetmiştik. Tapu Tahrir Defterlerinde Yusufeli-Demirkent (Erkinis) Nahiyesinde Osmanlı fethi öncesi Cortan/ Yortan Beğ’e ait mülklerden bahsedilmekte ve bunların Timar sahiplerine gelir olarak verildiği kaydedilmektedir.

Kuman boy ve oymak isimlerine sadece Doğu Karadeniz Bölgesinde değil Kumanların yayıldığı diğer coğrafyalarda da rastlanır. Bununla ilgili en ilginç örneği sanırım önemli Kuman oymaklarından olan Curtan/Cortan/Jortan /Yortan boyu [140] ile ilgili verebiliriz. Fakat diğer Kuman boyları gibi Cordanlar da yaşadıkları ülkelerde başka milletlerin arasına karışmış, boy adlarını aile adı olarak günümüze kadar taşırken içine karıştıkları toplumların dilini ve dinini benimseyerek aralarında eriyip gitmiştir.

Cordanlar bu gün Gürcistan’da Gürcü olarak bilinirler. Bu aile adını taşıyan birçok kişi gerek Krallık döneminde gerekse Cumhuriyet döneminde Gürcistan yönetiminin üst sıralarında görev almıştır. Bugün de Gürcistan yönetiminde bu adı taşıyan bakan ya da üst seviyede yöneticiler mevcuttur. Cordanlara Acaristan’da da rastlayabiliriz ve onlar kendilerini Acara olarak bilirler ve Acara olduklarından kimsenin şüphesi yoktur. Biraz daha batıya gelirsek Arhavi bölgesinde Cordanlar karşımıza Laz olarak çıkarlar. Lazca konuşurlar ve Lazların Tarihi adlı kitapta adları Lazların birkaç asil ailesinden biri olarak sıralanmıştır. Daha batıda Of’daki ve Araklı Yıldızlı köylerindeki Cordanlar bugün Türklüklerinden hiç şüphe duymazlar. Sürmene’de Cordanoğullarının yaşadığını gösteren birkaç küçük yer ismi var. Ama bu konuda en önemli bulgu Sürmene’nin Gölonsairum (şimdi Soğuksu Mahallesi) köyünden 1923 muhaceretinde Yunanistan’a göçen ailelerden bazılarının Cordanoğlu adını taşımasıdır. Bu ailelerin mensupları şimdi Yunanistan’da yaşıyor ve atalarının Yunanistan’dan gelip Doğu Karadeniz Bölgesinde koloniler kuran Antik Yunan ırkından geldiklerine samimiyetle inandırılmışlardır. Cordanlarla ilgili bir diğer haberi de Macar âlimi Rasony’den alıyoruz. O, Cordanların 1239-1241’de göç ederek Macaristan’da yaşadığını [141] ve kendilerini Macar saydıklarını kaydetmiştir. Bu tespitler bize sadece Kumanlarla ilgili bir yayılışın değil aynı zamanda dillerini ve kimliklerini kaybedişlerinin de bir özetini vermektedir.

Cordanoğlu’ndan başka bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile bölgede en yaygın ve kalabalık olarak yerleşmiş boy ve oymaklardan bazıları Konguroğlu [142], Şişmanoğlu [143], Uzunoğlu [144], Temurci/Demircioğlu, Durut/Türütoğlu [145], Saral/ Saralioğlu-dur. [146] Bunlardan Kuman oymağı olan Kongur ya da Konguroğulları ismini taşıyan ailelere Trabzon’un doğusunda denize dökülen Değirmenderesi vadisinde de rastlıyoruz. Adını Türk kavimlerinde çok sevilen bir at rengi olan Doru, Kızılkahverenginden alan Kongur adlı Kuman oymağına ve bu oymağın adını taşıyan ailelere Macaristan’da da rastlıyoruz. Rasony, Kumanlara ait bilgileri verirken, Macaristan Kartsag’da Kongur adını taşıyan ailelerin de yaşadığını belirtir. [147]

Bölgede yaygın olarak bulunan bir başka Kuman oymağı da Sarallar’dır. Diğer Kuman boyları gibi Sarallar da bölgede Artvin Rize ve Trabzon illerinde yaygın olarak yerleşmişlerdir. Bu gün Of ilçe merkezi ile Solaklı deresi vadisinde ve Sürmene’de bu adı taşıyan birçok aile yaşamaktadır. Bu ailelerden bazıları dedelerinin Sarı Ali adlı birisi olduğu için Saral adını aldıklarını zannederek Cumhuriyetten sonra soyadı olarak Sarılalioğlu soy adını almışlardır. Oysa kelimenin aslı Sarı + el / il dir. Saralların genelde sarışın oldukları bir gerçek ama bu ailede bir kaç kuşak öncesinde Sarı Ali lâkaplı birisi yaşamış olsa da ailenin adının buradan gelmediği muhakkaktır. Tıpkı bir Akkoyunlu boyu olan Çakırlı boyunun adını taşıyanların bir kaç kuşak önce yaşamış Çakıroğlu Çakırağa ismini taşıyan kişinin oğulları olmadığı gibi Sarallar da bir kaç kuşak önce yaşamış Sarı Ali’nin oğulları değil, Saral boyuna mensup kişilerdi. Aynı şeyleri bir diğer Akkoyunlu boyu olan Ustali/Ustacalu’lar için de söyleyebiliriz. Onlar da bugün bazılarının zannettikleri gibi Usta Ali’nin soyundan gelenler değildir. Ustali (Anadolu da Ustacalı) adlı bir boyun mensubudurlar. İran’da, Doğu Anadolu Bölgesinde ve Doğu Karadeniz’in Rize Trabzon ve Giresun illerinde yaygın olarak yaşadıklarını bildiğimiz bu boyların mensuplarını bir kişinin torunları olarak düşünmek çok yanlıştır. Bu boyların bugün çok geniş bir coğrafyaya yayılışı tarihî bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Bizim tespitlerimize göre Ardeşen/Işıklı Ortaalan köyü halkının tamamı Saral’dır ve Saral olduklarını bilirler. Artvin Zeytinlik Bucağı Yukarı Maden (Yukarı Hod) köyünün güney doğusunda de Saralet mezrası Manisa Gördes’de Sarallar köyü vardır. Şişmanoğlu’na yakılan türküler ile Karadenizin dışında da ismi bilinen Şişmanoğulları Rize’den Samsun’a kadar bir sahada yayılmışlardır. Demircioğlu, Uzunoğlu, Durut/Türütoğulları da aynı bölgede yayılan Kuman oymaklarıdır.

Artvin Zeytinlik Bucağına bağlı köylerde Terteroğlu aile adı vardır. Aile bu adı tıpkı Kuman Çarı I. Georg Terter (1281-1292) ve II.Georg Terter 1321-1323) gibi isimlerini Terter-aba (Rus kaynaklarında Terterobicsi) adlı Kuman boyundan almıştır [148]. Bölgede Kuman boylarından ismini alan bir yerleşim yeri de Borçka‘dır. Borçka ismini bir Kuman boyu olan Borçoğlu (Macar kaynaklarında Borçsol, Rus kaynaklarında Burceviçi)’den almaktadır [149]. 1227’de Macaristan/Kumanya’da 15.000 Kuman’ın hükümdarları Borç ile birlikte vaftiz olduğunu biliyoruz. [150] Lazika isminde olduğu gibi Borçka’daki “- ka” eki de Türkçedeki “-cik” eki gibi küçüklük ifade eder.

Dağıstan, Yukarı-Kür Çıldır ve Çoruk boylarında adına rastlanan Kuman oymaklarından biri de Kumar ya da Komar oymağıdır. [151] Bölgemizde bulunan Komarit (Komarlar anlamında, şimdi Barış köyü/Of), Komara (şimdi Yalıncak köyü/Trabzon) köy isimleri bu oymağın bir kolunun da Trabzon bölgesinde yerleşmiş olduğunu göstermektedir. Bölgeye Kumanlar’dan yadigar kalan bir isim de Kemençe’dir. Kemençe Kumanlarda şahıs ismi olarak da kullanılmıştır. [152] 1290’da Macar Kıralı IV. Laszlo’yu öldüren Kumanlardan birinin adı Kemenche idi. Kemençe ismini Kumanların yayıldığı sahalarda da görmek mümkündür. Kırım yarımadasında Kemençe, Küçük Kemençe, Murzatar Kemençe isimli köyler bunlardan bazılarıdır. Gagauzlarda Kemençe kelimesinin anlamı Keman olup, Kemençe çalıp oynanan oyunun adı da Horondur. Ayrıca Gagauzlardan derlenmiş dil ve masal, bilmece vb. gibi halk edebiyatına ait malzemelerin bir değerlendirmesi yapıldığı zaman Trabzon bölgesi ile çok büyük bir benzerlik olduğu görülür. Aynı şeyi Kumanlardan kalmış dil ve halk edebiyatı malzemesi için de söyleyebiliriz.

Kuman boylarının taşıdığı isimlerden başka Kumanların kullandığı şahıs adları da hem yer, hem de bölgede yaygın olarak kullanılan kök aile ismi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sürmenenin Yağmurlu/Cimilit köyünde bir mahallenin adı da Kumbasar Mahallesi’dir. Bu mahallenin sakinleri 2-3 asır önce İkizdere ilçesine bağlı Cimil köyünden gelmişlerdir. Ayrıca Maçka’daki İlaksa/İlaka (şimdi Mataracı), Akçaabat’daki Cagera (şimdi Ağaçlı), Araklı’daki Koloşa /Kologsa (şimdi Taşgeçit), Of’daki Balek (şimdi Kıyıcık), Balaban, Trabzon’daki Kanlika (şimdi Bastaş), Yomra’daki Timurculu köylerinin isimleri de Kuman menşelidir. Of’un Gürpınar köyündeki Kumandaşlar da bölgede Kuman yerleşmesine işâret eden bir aile adıdır. Buna ilâve olarak Rasnonyi’nin Macaristan’daki Kumanlarla ilgili bilgilerden derlediği Kuman Özel Adları adlı sözlüğünde yer alan Kuman menşeli isimlerden bölgemizde de yer ya da aile adı olarak rastlanan bazılarını da Ayaz /Ayazoğlu, Balaban/Balabanoğlu, Balta/Baltaoğlu, Barkan, Buğa/Boğalıoğlu, Çakan, Çora, Kaba/Kabaoğlu, Kaban/Gabanlar, Kaçmaz, Kara, Karaca, Karduman, Kepenek, Koç, Koçali/Koçalioğlu, Koçkar, Kolbas, Külünkoğlu, Tepret/ Tepretoğlu, Tolun, Toruntay, Ulaş, Yula olarak sıralayabiliriz.

Trabzon Krallığı, toprakları üzerinde İlhanlılara bağlı bazı grupları da iskân etmiştir. Trabzon’a ait Tapu Tahrir Defterlerinde Rize’nin doğusuna düşen bölgede Moğol boylarından Babik/Babuk Boyuna ait isim taşıyan Hıristiyan aileler kayıtlıdır. Bu kayıtlardan başka Yorgi Babik adlı birisinin bölge halkından “Eskiden beri benim raiyyetim olarak bana vergi verirdiniz” diyerek Osmanlı döneminde de vergi toplamaya teşebbüs ettiği kayıtlıdır. [153] Defterlerde Yorgi Babik Trabzon Rum Krallığı döneminde Rize’nin doğusunda bir bölgenin hâkimi olmasının yanı sıra bölgede Babik adını taşıyan çok sayıda ailenin yerleşmiştir. Bu aileler bu bölgeye İlhanlılara tâbi Kıpçaklı Atabek Hıristiyan dinindeki Büyük Beka’nın Trabzon’a kızını verdikten [154] sonra Rize bölgesindeki hâkimiyeti döneminde belki de İlhanlıların Anadolu Valisi Babukoğlu’nun isyanından sonra bölgeye yerleşmiş olabilirler. Çünkü Babukoğulları 14. yy’da Anadolu’nun tanınmış Moğol boylarından biri idi. Babuk 1363-64’de Eretna oğlu Muhammed Beğ’e karşı elde ettiği başarılardan sonra Kayseri de bağımsızlığını ilân etmiş fakat iki yıl sonra buyruğundaki Moğolların kendisine yüz çevirmesinden sora Sivas önlerinde bozguna uğramıştı. [155]

Bakiyeleri Niğde civarında ve Karamanoğlu’nun hizmetinde görülen Babuk oğullarının Rize bölgesine yerleşen bölüğünün Büyük Beka’nın Rize bölgesine hâkimiyetinden sonra yerleşmiş olması bize daha mantıklı görülmektedir. Çünkü bu bölgeye yakın Rize’nin Derepazarı ilçesinde bir Caklı (şimdi Çukurlu ) ve Çamlıhemşin İlçesinde Livikçakıslı (Güroluk) köyleri vardır. Bilindiği gibi Gürcü Kraliçesi Thamar’a hizmet eden dedeleri Posof’ta Cak/Çak kalesinde oturdukları için Büyük Beka ve yerine geçerek Atabekliği yöneten varisleri Gürcü kaynaklarında Çaklı olarak anılmıştır. [156] Bölgenin Osmanlılar tarafından fethinden sonra Osmanlı yönetimince de görev verilen bu sülâle Müslüman olmuştur. Bu gün bölgede Cak ya da Caklı soyadını taşıyan aileler de Ortodoks Kıpçak Atabeği Caklı Büyük Beka’nın soyundandır.

Faruk Sümer, Anadolu’da Moğollar adlı çalışmasında yaptığı bir değerlendirmede:” 14. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da yaşayan Moğollar menfaatlerini kuvvetli bir hükümdarın hizmetine girmekte görüyorlardı. Onları hükümdarlara bağlayan herhangi bir manevî değer yoktu. Epeyce kalabalık nüfuslu ve çetin savaşçılar oldukları halde Eretna müstesna olmak üzere hiçbiri küçük bir beylik olsun kuramamıştır. Bu bakımdan Türkmenler onlardan ne kadar farklı idiler. Türkmenler de doyumluktan (ganimet) çok hoşlanmakla beraber, fırsat bulur bulmaz, bir bölge veya yörede bir devlet kurup, sonra yerleşik hayata geçiyorlardı” diye yazıyor. [157] Önemli bir bölümü Timur’un Anadolu seferinde Anadolu’dan alıp götürdüğü Moğol (Kara Tatar) bakiyelerinden Babuklar’ın Doğu Karadeniz Bölgesindeki izlerine bugün Çayeli- Kaptanpaşa’nın güney batısına düşen dağların adı (Babik Dağları) ve iki köy ismi (Babik/ Çukurluhoca ve Babik /Tophane köyleri) olarak da rastlıyoruz.

Trabzon’un hemen güneyindeki tepelerde yer alan Karluk ismini taşıyan köylerin varlığından hareketle bölgede Karluk Türklerinin yerleştiğini belirtmiştik. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Karluklar 1227 yılında Cengiz Han’ın halefi Ögedey Han’ın Curmağun Noyan komutasında Önasya’ya gönderdiği bir ordu ile gelmişti. Teme çerisi denilen ve açılan yerlere yerleşmek üzere aileleri ile birlikte gönderilen bu ordunun dört Tümenden birisi Uygur, Karluk, Türkmen ve Küçeliler adlı Türk kavimleri ile Kaşgar bölgesinin Türkmenlerinden oluşuyordu. [158] Trabzon bölgesine yerleşen Karluklar’ın bu bölüklerden olması kuvvetle muhtemeldir. Burada adı geçen Küçe ismine bölgede Giresun’a bağlı Güce ilçesi, Bulancak’da Küçedere, Yavuzkemal’de Gücese (şimdi Pınarlar köyü) ve Kızıltaş köyüne bağlı Güci mahallesi şeklinde yer ismi olarak rastlıyoruz.

Bu bilgileri değerlendirerek Trabzon bölgesine Trabzon Rum Krallığı döneminde gelen Kumanlardan başka İlhanlılar ve Trabzon Krallığı hudutlarında yaşayan Oğuz/Türkmenlerden de göçmenlerin gelip yerleştiğini söyleyebiliriz. Zaten Trabzon Krallığı tarihini incelediğimiz zaman Trabzonlu prenseslerin 11 tanesinin çevredeki Müslüman Türkmen Beyleri ile evlendiğini görürüz. [159] Bunların sadece 4’ü Bayburt’un Sinor köyü merkez olmak üzere Aydıntepe/Hart’ın kuzeyindeki Kemer dağındaki Akkoyunlu köyü ve yaylasına kadar olan bölgeye yayılmış iken Doğu Anadolu’da büyük bir imparatorluk kuran Akkoyunlu Türkmenlerin beyleri iledir.

Akkoyunluların Trabzon ile olan ilişkilerini [160] ve Trabzon bölgesinin etnik yapısına olan etkilerini iki döneme ayırmak zorundayız. İlk dönemdeki etkileri Bayburt bölgesinde yaşayan ve Trabzon’un güneyindeki dağlarda yaylayan ve daha sonra Tüm Doğu Anadolu ile İran’ın ve Azarbaycan’ın bir bölümünü kapsayan bir imparatorluk kuran Akkoyunlu beylerinin ve İmparatorluğunun Trabzon Krallığı olan ilişkileri ile şekillenmiştir. İkinci dönemde olan etkileri ise Akkoyunlu Devletinin Safeviler tarafından ortadan kaldırılmasından sonra olan etkileridir ki bu dönemde Akkoyunlu bakiyeleri Yavuz Sultan Selim tarafından Trabzon Sancağı topraklarına yerleştirilmiş ve günümüzde bölgede yaşayan Türk-İslâm toplumunun en önemli unsurunu oluşturmuşlardır.

Akkoyunlu Beyleri ile Trabzon Krallığı arasında birkaç nesil devam eden ilişkiler yaygın inanışın aksine Trabzonlu bir prenses olan Thedora (Despina Khatun) ile 1458 de evlenmiş olan Akkoyunlu Padişahı Uzun Hasan’ın Trabzon Krallığının koruyucusu olarak Fatih’in karşısına çıkması fakat buna muvaffak olamayarak Fatih’in Trabzon’u alması ile sonuçlanmamış, Uzun Hasan’ın Fetihten sonra Trabzon tahtına tekrar bir Komnenos Prensi geçirmek için Trabzon bölgesinde tertiplemeye çalıştığı fakat Fatih tarafından izlenerek bastırılan isyan ve bu olayla ilgileri tespit edildiği için fetihten sonra önce İstanbul’a oradan da Serez Sancağına gönderilmiş Komnenos ailesinin erkek varislerinin önce hapsi sonra da idamı ile noktalanmıştır.

Uzun Hasan - Thedora Komnen ile evliliğinde çeyiz olarak bu gün Sürmene ilçesine bağlı Aşağı Çavuşlu köyünün sahil kesimindeki alanlar verilmiş olup, fetih sonrasına ait Tapu Tahrir defterlerinde yer alan kayıtlara göre bu yerde Pazar kurulmakta idi. [161] Trabzon Krallığı içindeki Türk unsurlarını incelemeye devam ettiğimiz zaman karşımıza çok enteresan bir isim daha çıkar. Bu da Trabzon Rum Krallığının son başbakanı (Grand Mezason) olan Altemur’dur. [162] Trabzon’a ait Tapu Tahrir Defterlerindeki kayıtlardan Maçka bölgesinde toprakları bulunduğunu ve “.. Altemur nam kafir ki Teküri ile birlikte gitmiştir “ ifadesinden Fetihten sonra Kral Davidle birlikte İstanbul’a gönderildiğini öğrendiğimiz Altemur’un bir Türkmen beyinin Trabzonlu prensesten doğmuş ve Hıristiyan olmuş oğlu olduğu iddia edilir. Altemur’un Hıristiyan bir Türk olduğu tartışmasızdır. Fakat buradaki din değiştirme haberini tıpkı Trabzon Kralı IV.John’un evlendiği Müslüman Türk Hatun’u ikna ederek yavaş yavaş kendi dinine döndürdüğü şeklindeki haber gibi ihtiyatla karşılamak gerekir. Zira Ortaçağ Ortodoks inancında Müslümanlarla evlilik pek hoş bir şey değildi. Müslüman inancına sahip bir kimsenin dinini terk ederek Ortodoks Hıristiyan inancına dönmesi ise Rumları çokça memnun eden bir durumdu.

Aynı dönemde Müslüman Türk Beylerle evlenmiş Trabzonlu Prenseslerin din konusunda hiç bir zorlama ile karşılaşmadıklarını, çoğu zaman dinî inançlarını muhafaza ettiklerini görürüz. En son Uzun Hasan’ın karısı Thedora Kommen’ın (Despina Khatun) dinini muhafaza ettiğini Diyarbakır sarayında Trabzon’dan getirdiği papazların da bulunduğu bir kilisede ibadetini sürdürdüğü, iki kızının Rumca konuştuğunu görürüz. [163] Bazı çevrelerce bugün yadırganabilecek olan bu durum Eski ve Ortaçağdaki Türk geleneklerine uygundu. Ayrıca büyük Türk Kağanlarının saraylarında her dinden insanın bulunduğu bunların birbirleri ile serbestçe tartışmalar yaptıkları meclislere bazen kağanların da katıldığı, yönetici ailenin fertlerinin dinî inançlarını seçmede serbest olduğu tarihçiler tarafından bilinen bir durumdur. Trabzon ve çevresindeki toprakların tahıl üretimi bakımından yeterli olmaması buraya yerleşmiş toplulukların hemen her dönemde güç koşullar içinde yaşamasını gerektirmiştir. Sahillerin sıtma gibi hastalıkların kaynağı olması sahilde sıtma tutmayan yer diye tabir edilen rüzgara açık az sayıdaki yerde sürekli yerleşim kurulmasına imkân vermiştir.

Denizden gelebilecek tehlikelere karşı korunamadığı dönemlerde bu yerler yaşama için güvenli olmadığı için sık sık terk edilmiş, sahil şeridindeki yerleşim sahile hâkim tepeler üzerinde yayılmıştır. Denizden yararlanma mevsim şartları ile sınırlı olduğu için halk yaşantısı daha çok vadilerin orta ve yukarı kesimlerinde yoğunlaşıyordu. Trabzon ve civarının en önemli gelir kaynağı olan İpekyolu ticaret kervanları ise ancak bölgede istikrarlı yönetimlere sahip devletler kurulduğu zamanlarda bölgenin sosyal refahının yükselmesine katkıda bulunuyordu. İstikrarın olmadığı dönemlerde ise iktisaden çöküntüyü bölgede tutunmaya çalışan topluluklar tabiatın çok zor olan koşulları karşısında kıt olan kaynaklar için birbirleri ile mücadelesi takip ediyordu.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız durumun bir örneği de 1330’da başlayarak 1363’e kadar Trabzon bölgesinin tahribine sebep olan siyasî istikrarsızlıklar ve iç savaş dönemidir. Bu dönemdeki siyasî istikrarsızlık iç savaş ve 1340-44 yılları arasında bölgeyi kasıp kavuran veba salgını Trabzon bölgesini derinden etkilemiştir. Fallmerayer salgın hastalık nedeni ile Trabzon bölgesindeki nüfusun kırıldığını belirterek “Tahribat o derece müthiş oldu ki beş kişiden ancak bir kişi kurtulabildi. Geri kalan zayıf kitle ise bir çok zelzele ve diğer tâbii hadiseler neticesi o kadar çöktü ki bir çok mıntıkalar tamamıyla ıssız hal aldı” diye yazar. [164]

Ayrıca iç savaş nedeni ile Ceneviz ve Venedik kolonilerinin tahrip edildiğini, Trabzon bölgesinde köylerde yaşayan Canlardan sağ kalabilenlerin bu dönemde yaşadıkları köylerden dağların kar sınırındaki yüksek kesimlerine çekildiğini belirten Fallmerayer Canların toplandıkları bu bölgede Trabzon’dan bağımsız bir halde yaşamaya başladıklarını ve Trabzon’a akın için gelen Türkmenlerle birlikte Trabzon’a saldırdıklarını da kaydeder. [165] 5–14. Yüzyıllarda Trabzon bölgesinin Karadeniz’in kuzeyinde faaliyette bulunmuş çeşitli Türk kavimlerince yaygın olarak iskân edildiğini gördüğümüz Trabzon bölgesindeki bu iskânların Bizans ve Trabzon da devlet kuran Komnenoslar tarafından bölgeyi nüfus ve askerî bakımdan ayakta tutmak için yapıldığını söyleyebiliriz.

Trabzon’un Doğu Anadolu ile bağlantısını sağlayan Değirmenderesi vadisini ve dağların doğal geçitlerinden aşarak bu vadiye ve Trabzon’a inen yolları kontrol altında tutan vadi ya da stratejik sırtlara baktığımız zaman bunların asimile edilerek Bizans’ın ya da Trabzon Rum Krallığının hizmetine alınmış Türk unsurları ile iskân edilmiş olduğunu görürüz. Bu, bölgenin merkezi olan Trabzon’un savunulması ve elde tutulmasını kolaylaştırmak için Bizans devletinin uyguladığı bir strateji idi. Değirmenderesi ne Horos dağlarından çıkarak katılan Boğoç ve Yeri derelerinin oluşturduğu Malaka Deresi, Maçka’nın hemen güneyinde yükselen ve Değirmenderesi vadisini güneyden emniyet altına alan dik sırtların üzerinde yayılan ve Bulgar oymağı Hortulardan ismini alan Hortokopuzir, Hortokopuvasat, Hortokopubala köyleri, yine Değirmenderesi vadisine inen bir başka yolu kontrol eden Kuştul ve Ayvasıl derelerinin oluşturduğu vadileri kontrol altında tutan sırtlarda yayılan ve Cik’lerden ismini alan Cikanoy aşağı mahalle, Cikanoysovri, Cikanoymesahor köyleri, Trabzon’un hemen güneyinde yükselen stratejik tepenin (Karluk Tepesi) etrafında yayılan ve Karluk Türklerinden ismini alan Karlıkzülmera, Karlıkhozemiya, Karlıksimeriya köy isimlerinin varlığı sanırım bu görüşümüzün doğruluğunu ortaya koymak için yeterlidir.

Komnenoslar Trabzon bölgesinde devlet kurmak için Gürcistan Kraliçesi, Thamar’ın kendilerine verdiği orduyu oluşturan Kuman askerlerinden başka Kuman ailelerini de getirterek bölgeye yerleştirdiğine yukarıda değinmiştik. Biraz daha ayrıntıya girerek Solaklı ve Sürmene Deresi vadilerinin yüksek ve aşağı kesimleri ile Değirmenderesi vadisinin buralara yerleştirilen Kuman menşeli ailelerle kontrol edildiğini söyleyebiliriz. Sürmene ve Of ’ta sahile yakın tepelerde Kumanit ismini taşıyan köylerin ve vadilerin üst kesimlerinde daha küçük alanlara işâret eden mahalle ve yer isimlerinin Kumanlara mensup boyların isimlerini taşıması bir tesadüf değildir.

Karadeniz’in kuzeyine yerleşen birçok Türk boyu gibi Kuman/Kıpçaklar da asker olarak Abbasi Halifeleri, Mısırda Fatimiler olmak üzere İslâm hanedanları yanı sıra, Gürcü Krallıkların, Bizans, Macar Krallığı ve Trabzon Rum Krallığı gibi Hıristiyan krallıklara hizmet etmişlerdir. İlk dönemlerde Karadeniz’in kuzeyindeki yurtlarından Gürcistan’a bu maksatla gelişlerinden sonra genellikle topraklarına dönen Kumanlar Rus saldırıları ve ardından Moğol istilâsı ile yurtlarından guruplar halinde göçe mecbur olmuşlar ve ard arda göçlerle Kafkasya’nın güneyi ile kuzeydoğu Anadolu’ya yerleşmek üzere göçmüşlerdi. Moğolların Karadeniz’in kuzeyindeki ülkelerine gelmesinden sonra Kumanların büyük bir kısmı batıya daha önce bu şekilde topraklarını terk eden Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler gibi Doğu Avrupa sahalarına geçmiş, bir kısmı da Bizans’ın hizmetine girmişti.

1237’den sonra Bizans verilen mülkler karşılığında askerî hizmete mecbur tuttuğu Kumanları, Trakya, Makedonya ve Anadolu’nun muhtelif yerlerine yerleştirirken, Macar Kıralı Bela’nın da topraklarına yerleşmek isteyen 40.000 kadar Kuman’a bu şekilde iskân izni verdiği biliniyor. Gürcistan topraklarına ve kuzeydoğu Anadolu’ya yerleşen Kumanlar gibi Bizans ve Macar topraklarına yerleştirilen Kumanlar da Hıristiyanlaştırılarak millî kimliklerini kaybetmiştir. Trabzon topraklarındaki Kumanlar ve diğer Türk gurupları bu topraklara gelirken ya da geldikten sonra Hıristiyan inancını benimsemişlerdi. Trabzon Krallığı döneminde bir müddet Ortodoks Hıristiyan fakat Türk kimliklerini muhafaza etmeye devam ettiler. Böyle düşünmemizin en önemli nedeni Trabzon Rum Krallığına ait belgelerde Türkçe isimlere rastlamamızın yanı sıra Osmanlı dönemine ait Tapu Tahrir Defterlerinde de Kumanlara işâret eden kayıtlara rastlamamızdır. Trabzon Rum Krallığı topraklarında kalanların Rumlaşmaları süreci Hıristiyan inancında kalanlar için Osmanlı dönemini de içine alan bir süreç içinde tamamlanmıştır.

Dipnotlar:

[1] A. Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul, Enderun Kitabevi 1981, s.34. Ayrıca bkz. İlhami Durmuş, İskitler (Sakalar), Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları 1993, s.62-65.
[2] Heredotos, Heredot Tarihi, Çev. Müntekim Ökmen, İstanbul, Remzi Kitabevi 1991, s.59.
[3] A. Zeki Velidi Togan, “Sakalar (I -IV)”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, İstanbul 1986, XVII, s.20-24 ve XXIII, s.30-34.
[4] A. Zeki Velidi Togan, “Sakalar (IV)”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, İstanbul 1987, s.23, 30-34.
[5] Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarihi, I, Ankara, İlke Yayıncılık 1991, s.27.
[6] Ksenophon, Anabasis, Çev.Hayrullah Örs, İstanbul, İnkılap ve Aka Kitabevi 1975.
[7] A.g.e., s.187-188.
[8] A.g.e., s.192-193.
[9] A.g.e., s.195-196.
[10] M. Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlılar’ın Kafkas Elleri’ni Fethi (1451-1590), Atatürk Üniversitesi Yayınları. Ankara 1976, s.171. Osmanlı ve Akkoyunlu belgelerindeki Tav-Eli bu gün Erzurum’a bağlı Şenkaya, Narman, Olur, Oltu, Tortum ile Artvin’e bağlı Ardanuç ve Yusufeli ilçelerini kapsayan bölgeyi işaret eder.
[11] Ksenophon, a.g.e., s.96.
[12] Heredotos, Heredot Tarihi, Çev. Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi. İstanbul 1991, s.347-348.
[13] Şemsettin Günaltay, Yakın Şark IV Romalılar Zamanında Kappadokya, Pont ve Artaksiad Krallıkları, Türk Tarih Kurumu Basımevi. Ankara 1987, s.519.
[14] Marenghi, s.67.
[15] Solak-Zâde Mehmet Hemdemî Çelebi, Solak-zâde Tarihi, Haz. Vahid Çabuk C I Ankara T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları 1989, s.112, 179. Ayrıca bkz. Hoca Saadettin Efendi, Tacü’t-Tevarih, II, Sad. İsmet Parmaksızoğlu, Ankara, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları 1979, Salnâme, s. 97, 158.
[16] İbni Bibi El-Hüseyin B.Muhammed B.Ali El-Ca’feri Er-Rugadi, El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l-Umuri’l-Ala’iye (Selçukname), II, Haz. Mürsel Öztürk, Ankara, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları 1996, s.238
[17] Anthony Bryer, Some Notes. on the Laz and Tzan Part I, Bedii Kartliza, sayı 21-22 (1966), s.174-195.
[18] Canik’in neresi olduğu hk. bkz. Kazım Dilcimen, Canik Beyleri, Samsun 1940, s.5-8.
[19] Anthony Bryer, Some Notes. on the Laz and Tzan. Part II, Bedii Kartliza, sayı 23-24 (1967), s.129-136.
[20] Niko Berdzenişvili - Simon Canaşia, Gürcüstan Tarihi, Çev. Hayri Hayrioğlu, İstanbul 1997, Sorun Yayınları s.84-85.
[21] Marenghi, A.g.e., s.67.
[22] A.g.e., s.68.
[23] A.g.e., s.76.
[24] Edvard Gibbon, Roma İmparatorluğunun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi, VII, Bizans, II, Çev: Asım Baltacıgil, İstanbul Arkeoloji ve Sanat Yayınları 1995, s.223.
[25] Gerg Amiçba, Ortaçağda Abhazlar, Lazlar, Çev. Hayri Ersoy, İstanbul 1993, Nart Yayın­cılık, s.11-15.
[26] A.g.e., s.21-23.
[27] N.Berdzenişvili-S.Canaşia, Gürcüstan Tarihi, s.76.
[28] Edward Gibbon, Bizans, s.91.
[29] N. Berdzenişvili - S. Canaşia, Gürcüstan Tarihi, s.76-77.
[30] A.g.e., s.78.
[31] Yuri Siharulidze-Alexandre Manvelişvili-J. Gogebaşvili-Tsata Batsaşi-İvane Cavahişvili-Biçi Tezelişvili-Mihako Tsereteli-Mariam Lortkipanidze, Trabzon’dan Abhazya’ya Doğu Karadeniz Halklarının Tarih ve Kültürleri, Der. ve Çev. Hayri Hayrioğlu, İstanbul 1998, Sorun Yayınları, s.142.
[32] Laszlo Rasonyı, Tarihte Türklük, Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, 1971, s.65-74. Ayrıca bkz. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul, Boğaziçi Ya­yınları 1996, s.56-88.
[33] Kafesoğlu, A.g.e., s.71.
[34] Gyula Nemeth, Hunlar ve Tanrının Kırbacı Attila, Çev. Tarık Demirkan, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları 1996, Peter Vaczy, Avrupa’da Hunlar, s.40-95, bkz. s.72.
[35] Rasony, Tarihte Türklük, s.69.
[36] Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi: Selçuklular Dönemi, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları 1988, s.13-15.
[37] N. Berdzenişvili-S. Canaşia, Gürcüstan Tarihi, s.86.
[38] Nemeth, A.g.e., s.86. Ayrıca bkz. Moravcsik Gyula, Türk Tarihinin Bizans. Kaynakları Çev. Hüseyin Namık Orkun, Ankara, Sümer Basımevi 1938, s.9,15.
[39] Rasony, Tarihte Türklük, s.77.
[40] Nemeth, A.g.e., s..92.
[41] Kafesoğlu, A.g.e., s.185.
[42] Kafesoğlu, A.g.e., s.185-189.
[43] Rasony, Tarihte Türklük, s.89.
[44] Czegledy, A.g.e., s.80.
[45] Nemeth, A.g.e., s.94.
[46] Rasony, Tarihte Türklük, s.77. Ayrıca bkz. Kafesoğlu, A.g.e., s.148-150.
[47] Bizans kaynakları Hunlar döneminde Akatziri adlı bir kavimden bahseder. Macar âlimi Sandor Eckhardt Bizanslı tarihçi Priskos. tarafından kaydedilen ve Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan bu halkın Türk kaynaklarındaki Ağaçeri (= Orman halkı) olduğunu belirtiyor. Bkz. Gyula Nemeth, A.g.e., s.152.
[48] Rasony, Tarihte Türklük, s.78. Ayrıca bkz. Moravcsik Gyula, A.g.e., s.18
[49] Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, Çev. Fikret Işıltan, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayını 1986, s.66. Ayrıca bkz. Gibbon, Bizans, II, s.225-233.
[50] Gerg Amiçba, a.g.e., s.52.
[51] a.g.e., s.51.
[52] Bahattin Ögel,Türk Kültürünün Gelişme Çağları, I, İstanbul, Devlet Kitapları, 1971, s.68-73. Ayrıca bkz. Rasony, Tarihte Türklük, s.78.
[53] Kafesoğlu, a.g.e., s.152. Ayrıca bkz. Czegledy, a.g.e., s.67.
[54] Akdes. Nimet Kurat, IV-XVIII yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi 1972, s.25-27.
[55] Gibbon, Bizans, II, s.200.
[56] Czegledy, a.g.e., s.57.
[57] Gibbon, Bizans, II, s.201.
[58] Rasony, Tarihte Türklük, s.78.
[59] Kurat, Türk Kavimleri ve Devletleri, s.29.
[60] Czegledy. A.g.e., s.81.
[61] Mükrimin Halil Yinanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri I Anadolu’nun Fethi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul 1944, s.167.
[62] Czegledy, a.g.e., 258. Ayrıca bkz. Kafesoğlu, a.g.e., s.82.
[63] Arthur Koestler, Onüçüncü Kabile Hazar İmparatorluğu ve Mirası, Çev. Belkis Çorakçı, İstanbul, Say Yayınları 1993, s.23. Ayrıca bkz. Czegedly, a.g.e., s.82. ve Kafesoğlu, a.g.e., s.158.
[64] Kafesoğlu, a.g.e., s.95.
[65] Gibbon, Bizans, II, s.203.
[66] Kafesoğlu, a.g.e., s.95. Ayrıca bkz. Czegedly, a.g.e., s.82 ve Moravcsik Gyula, a.g.e., s.20-21.
[67] Ostrogorsky. a.g.e., s.96.
[68] Anthony Bryer-David Winfield-T.S. Brown, Cities of Heraclius, Modern Grek Studies, 4/1977, s.15-38.
[69] Ostrogorsky, a.g.e., s.146 Akatzir’in bir başka yorumu Akhazar’dır.
[70] Şaban Kuzgun, Türklerde Yahudilik ve Doğu Avrupa Yahudilerinin Menşei Meselesi Hazar ve Karay Türkleri, Ankara, 1985, s.51-52.
[71] Koestler, a.g.e., s.69. Ayrıca bkz. Kuzgun, a.g.e., s.96.
[72] Koestler, a.g.e., s.23.
[73] Czegedly, ag.e., s.88-89.
[74] Koestler, a.g.e., s.23.
[75] Emile Jansens, Trebizonde En Colchid Bruxelles, Universite Libre De Bruxelles, 1969, s.52.
[76] Mehmet Eröz, Hristiyanlaşan Türkler, Ankara, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayını, s.17.
[77] Yınanç, a.g.e., s.167.
[78] Kafesoğlu, a.g.e., s.194-195.
[79] Koestler, a.g.e., s.118.
[80] Rasony, Tarihte Türklük, s. 118-119. Ayrıca bkz. Kafesoğlu, a.g.e., 164.
[81] Koestler, a.g.e., 122.
[82] Nemeth, a.g.e., s.154.
[83] Koestler, a.g.e., s.121.
[84] Fahrettin Kırzıoğlu, Yukarı Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar İlk Kıpçaklar (M.Ö. VIII-M.S.VI. yy) ve Son Kıpçaklar (1118-1195) ile Ortodoks, Kıpçak Atabekler Hükümeti (1267-1578) Ahıska/Çıldır Eyaleti Tarihinden, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1992, s.50.
[85] Kafesoğlu, a.g.e., 218 Rasony, Tarihte Türklük, s.121.
[86] Rasony, Tarihte Türklük, s. 115-116. Ayrıca bkz. Kafesoğlu, a.g.e., s.167-231.
[87] Koestler, a.g.e., s.129.
[88] Koestler, a.g.e., s.130-137.
[89] Kafesoğlu, a.g.e., s.162.
[90] Akdes Nimet Kurat, Peçenek Tarihi, İstanbul, Devlet Basımevi 1937, s.152-155.
[91] a.g.e., s.198-201.
[92] Uzlar Volga ötesi Oğuzların bir bölümüdür. Bizans ve Macar Kaynaklarında geçen Uz adı Oğuz adının kısaltılmış şeklidir. Rus. kaynakları Uz’lardan Tork diye bahseder. Rus alfabe­sinde “ü” sesi olmadığı için bu kelime Türk’ün karşılığıdır. bkz. Rasony, Tarihte Türklük, s.132. Ayrıca bkz. Kafesoğlu, a.g.e., s.172-173.
[93] Bu isim Hun ve Gimek kavimlerine işaret eder. Gimek/Kimek /Yimek kavmi için bkz. Rasony, Tarihte Türklük, s.137, 139. Ayrıca bkz. Kafesoğlu, a.g.e., s.177. Yine bkz. Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.90.
[94] Sabirlerden İslâm kaynakları Savir olarak bahseder. bkz. Kafesoğlu, A.g.e., s.149. Ayrıca bkz. Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.195.
[95] Mehmet Eröz, “Sosyolojik Yönden Türk Yer Adları”, Türk Yer Adları Sempozyumu Bildirileri, Ankara, Başbakanlık Basımevi 1984, s.43-53, bkz. s.49.
[96] Lazslo Rasony, Tuna Köprüleri Çev. Hicran Akın, Türk Kültürü Araştırma Ensti­tüsü Yayını, Ankara 1984, s.66.
[97] Ayhan Yüksel, “Enver Paşa’nın Yer İsimlerinin Değiştirilmesine Dair Emirnamesi ve Gire­sun’daki Uygulaması”, Giresun Dergisi, Sayı 127 (Ağustos 1988), s.64-71. Sn. Yüksel, bu çalışmamı, söz konusu emirnamenin Rize ilindeki uygulanması ile ilgili arşiv belgelerini ve Trabzon Tarihi Sempozyumuna (6-8 Kasım 1998) sunduğu Trabzon ilindeki uygulamaları konu alan ”Trabzon Vilâyetinde İdarî Yapı ve Yer Adlarının Değiştirilme Teşebbüsleri (1914-1918)” adlı bildiri metnini vererek desteklemiştir. Değerli yardımları için kendisine teşekkür ederim.
[98] Nemeth, Peçenek ve Kumanları Dili, Çev: J.Eckmann, Türk Dili Belleten, Sayı 14-15 (1951), s.97-106. Burada sıralanan Peçenek kabileleri: 1)Parlak atları olan ERDEM kabilesi (Yawdı Erdim). 2)Mavi atları olan ÇUR’un kabilesi (Küerçi Çur). 3)Ağaç kabuğu renginde atları olan YULA’nın kabilesi (Kabukşin Yula). 4)Boz atları olan KÜL-BEY’in kabilesi (suru Kül-Bey). 5)Kara atları olan Bay’ın kabilesi (Kara-Bay) 6)Koyu renkli atları olan DİLMAÇ’ın kabilesi (boru Tolmaç).7) KABAN/KAPAN kabilesi. (Yazı Kapan). 8)Alaca atları olan ÇABAN/ÇAPAN kabilesi (bula Çaban)’dır.
[99] Kurat, Peçenekler, s.52-55.
[100] Rasony, Tuna Köprüleri, s.73.
[101] Strabon, a.g.e., s.27.
[102] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.207.
[103] İsmail Mızı-Ulu, Merkezi Gafgaz’ın Etnik Tarihinin Köklerine Doğru, Çev. Süleyman Eliyarlı-Mehmet Abdulla, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı. İstanbul 1993, s.52.

[104] Rasony, Tuna Köprüleri, s.79.
[105] Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları 1987, s.149.
[106] a.g.e., s.172-174.
[107] Kafesoğlu, a.g.e., s.137. Ayrıca bkz. Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.206.
[108] Kafesoğlu, a.g.e., s.177’de “Göktürk konfederasyonuna bağlı Kıpçak kütlesi eski Çik’lerin 10. asırdaki devamı olduğu anlaşılan Irtiş boylarındaki Kimek’ler den İşi-Tobol vadilerinde oturan bir kol idi. Kaşgarlı Yimek (İmek) kavminden ve bu kavim Kıpçakların büyüğü sayıldığı halde Kıpçakların kendilerini ayrı tuttuğundan” bahseder.
[109] Kafesoğlu, a.g.e., s.137-140.
[110] Rasony, Tuna Köprüleri, s.50.
[111] Kumanlar hakkında bkz. Rasony, Tarihte Türklük, s.136-155, Rasony, Tuna Köprüleri, s.83-137; Kafesoğlu, a.g.e., s.174-184; Kurat, Türk Kavimleri ve Devletleri, s.69-102.
[112] Rasony, Tuna Köprüleri, s.91.
[113] İktidara gelmek için Kumanlardan destek alan Macar Kıralı IV. Lazslo ana tarafından Köten Han’ın torunu idi. Kumanların Macaristan’a yerleşmeleri için ilk şart Hıristiyanlığı kabul etmeleri idi. Fakat Kumanlar bu şartı sözde kabul edip Şamanlığı sürdürüyorlardı. Lazslo Macarların 250 yıl önceki yaşantısına sahip olan Kumanları yarattığı sorunları çözmek için çaba gösterir. Kumanlarla birlikte Kuman gibi yaşamayı sevdiği için Kuman Laszlo diye de anılan IV. Lazslo kaderin bir cilvesi olarak 1290 yılında Arbus, Töstel ve Kemence adlı Kumanlar tarafından öldürülmüştür.
[114] Rasony, Tarihte Türklük, s.143.
[115] Aynı yer. Ayrıca bkz. Rasony, Tuna Köprüleri, s.101.
[116] N.Berdzenişvili-S.Canaşia, Gürcüstan Tarihi, s.142. Ayrıca bkz. Kafesoğlu, a.g.e., s.179.
[117] N.Berdzenişvili-S.Canaşia, Gürcüstan Tarihi, s.142.
[118] Kafesoğlu, a.g.e., s.180.
[119] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.119.
[120] N.Berdzenişvli-S.Canaşia, Gürcüstan Tarihi, s. 144.
[121] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.121.
[122] a.g.e., s.123.
[123] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.131. Ayrıca bkz. N.Berdzenişvili- S.Canaşia, Gürcüstan Tarihi, s.148.
[124] Rasony, Tarihte Türklük, s.145.
[125] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.170.
[126] N.Berdzenişvili-S.Canaşia, Gürcüstan Tarihi, s.150.
[127] a.g.e., s.145. Ayrıca bkz. Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.132.
[128] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.132; N.Berdzenişvili-S.Canaşia, Gürcüstan Tarihi, s.151.
[129] N. Berdzenişvili-S.Canaşia, Gürcüstan Tarihi, s.155.
[130] Prince Cyril Toumanof, On The Relationship Between The Founder Of The Empire Of Trebizond And The Georgian Queen Thamar, Speculum, Sayı 15 (1940) s.299-312. Kraliçe Kraliçe Thamar’ın halası George III.nün (1156-1184) kız kardeşi ve Demetre I. nin kızı Bizans Kralı Andronicus. Kommenos’la evliydi. Bu evlilikten doğan Manuel Kommenos’u ve Kommenos. hanedanını Bizans tahtından uzaklaştıran ihtilalden sonra Manuel’in bebek yaştaki iki oğlu Aleksius ve David akrabaları olan Kraliçe Thamar tarafından Bizans’tan kaçırılır ve Gürcüstan’da büyütülür.
[132] Bu konu için bkz. Gordlevski, Anadolu Selçuklu Devleti, Çev. Azer Yaran, Ankara, Onur Yayınları 1988, s.145 ve 148.
[132] Bilgin, Sürmene Tarihi, s.233.
[133] Rustam M. Shukurov, “Eastern Ethnic Elements in The Empire Of Trebizond”, XVIIIth International Congress. Of Byzantine Studies, Selected Papers: Main and Communications, Moscov 1991 Volume II: History, Archelogy, Religion, Thelogy, Shepherdstown, WV USA Byzantine Studies. Press. Inc. 1996 s.75-81, bkz. s.77.
[134] Anthony Bryer, “Greeks. and Turkmens: The Pontic Exception”, Dumbarton Oak Papers, Sayı 29 (1975) s.113-149, bkz. s.138. Köprübaşı ilçesine bağlı Fidanlı Mahallesinde Tekke’nin bulunduğu sırta Aslan’ın sırtı da denir. Bölge sakinleri ile yaptığım görüşmelerde Aslanla ilgili iki söylence tesbit ettim. Bunlardan birincisi buraya adını veren Aslan’ın “Al­lah’ın Aslan’ı” diye anılan Hz.Ali olduğunu ve Hz.Ali’nin bölgeye geldiğine dair bir söylen­ceydi. İkincisi ise burada bazı bina temeli kalıntıları olduğunu ve bu kalıtıların burada köyün bu günkü sakinleri buraya yerleşmeden çok öncesine ait o zamanın Hıristiyan halkına ait olduğu fakat Aslan adlı yaman bir savaşcının burada uzun zaman kalıp denize kadar bölgeye hakim olduğu ve Mübarek bir şahsiyet olduğu şeklindeydi.
[135] a.g.e., s.140.
[136] Bilgin, Sürmene Tarihi, s.106.
[137] Rustam Shukurov, “The World Turkicised or The Question of The Latent Turkicisation in The Empire of Trebizond”, Daktilo metin, s.7.
[138] Jacop Philip Fallmerayer, Trabzon Rum İmparatorluğunun Tarihi, Münih’te 1827 yı­lında basılan Almancasından tercüme eden: Ahmet Cevat Eren, Daktilolu nüsha Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi No: 40186.
[139] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.150.
[140] Rasony, Tarihte Türklük, s.144.
[141] a.g.e., s.146.
[142] Aynı yer.
[143] Rasony, Tuna Köprüleri, s.129-130.
[144] a.g.e., s.130.
[145] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.92.
[146] a.g.e., s.138.
[147] Rasony, Tarihte Türklük, s.146.
[148] Rasony, Tuna Köprüleri, s.113. Ayrıca bkz. Rasony, Tarihte Türklük, s.155.
[149] Rasony, Tuna Köprüleri, s.120. Ayrıca bkz. Rasony, Tarihte Türklük, s.144-145.
[150] Rasony, Tarihte Türklük, s.142; Kafesoğlu, a.g.e., s.183.
[151] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.92.
[152] Lazso Rasony, Kuman Özel Adları, Türk Kültürü Araştırmaları, III-IV-V-VI (1966-69), s.71-144.
[153] Mehmet Bilgin, “Lazların Tarihi Bu mu ?”, Tarih ve Toplum, Sayı 112 (Şubat 1993) s.122/58-128/64 bkz. s.127/63 de Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tapu Tahrir 52 Numaradaki Trabzon Sancağı Mufassal Tahrir Defteri 474.sayfasında yer alan kaydın fotokopisi de yayın­lanmış.
[154] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.151-152.
[155] Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Tarihi Dergisi, Sayı I (1969), s.1-147, bkz. s.124.
[156] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, 148.
[157] Faruk Sümer, a.g.e., s.120.
[158] a.g.e., s.2.
[159] Bryer, “Greeks and Turkmens”, s.135.
[160] a.g.e., s.150. Ayrıca bkz. Yaşar Yücel, “Fatih’in Trabzon’u Fethi Öncesinde Osmanlı Ak Koyunlu İlişkileri”, Belleten, C.XIIX, sayı 194, (1985), s.287-347.
[161] Mehmet Bilgin, “Sürmene Şehrinin Kurulduğu Yerler”, İkinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri (Uluslararası I), Samsun, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yayını 1990, s.298-299.
[162] Bryer, “Greeks and Turkmens”, s.130 ve 141.
[163] a.g.e., s.150-151.
[164] Fallmerayer, a.g.e., s.160-168 bkz. s.165.
[165] a.g.e., s.167. Ayrıca bkz, s.169-179.

Mehmet BİLGİN
Tarihçi ve Araştırmacı Yazar

Her hakkı saklıdır. Yazarının ve Serander.Net'in izni olmaksızın alıntı yapılamaz, kullanılamaz. Bilgi için: Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Karadeniz Folkloru (Halk Bilim)

Karadeniz Türküleri

Karadeniz Tarihi

Karadeniz Tarihi
Karadeniz Tarihi ile ilgili en geniş bilgiler Serander.Net'te!

Karadeniz Folkloru (Halk Bilim)

Karadeniz Folkloru (Halk Bilim)
Karadeniz Halk Kültürü ile ilgili bilmedikleriniz Serander.Net'te!

Gezi & İnceleme

Karadeniz Gezi & İnceleme
Karadeniz hakkında Gezi İnceleme yazılarıyla çok şey bulacaksınız.

Karadeniz Türküleri

Karadeniz Türküleri
Karadeniz Türküleri ile ilgili en geniş bilgiler Serander.Net'te!

Röportaj ve Söyleşiler

Röportaj & Söyleşi
Röportajlarımız ve Söyleşilerimizi keyifle okuyacaksınız...