| Lazistan ve Havalisi Komutanı Ahmed Avni Paşa |
| Karadeniz Tarihi |
| Yazar İsmail HACIFETTAHOĞLU |
| Pazar, 21 Eylül 2008 22:09 |
|
TRABZON’UN HİCRANLI YILLARINDA BİR KOMUTAN: LAZİSTAN ve HAVALİSİ KOMUTANI AHMED AVNİ PAŞA Birinci Dünya Harbi boyunca Trabzon ve Trabzonlu çok yoğun olaylar yaşadı. Destansı kahramanlıklar, akıl almaz fedakârlıklar, ihanetler, korkunç mezâlimler, işgaller ve muhaceretlerin yaşandığı bu 4 yıl, Trabzon tarihindeki en hicranlı yıllardır. Bu bildiride, bu hicranlı dönemde Trabzon ve civarındaki birliklerimize komuta eden bir komutanı, Of’un Baltacı Deresinde Rus Ordusuna karşı, bütün imkânsızlıklara rağmen gerçekleştirilen destansı savunmanın komutanı Ahmed Avni Paşa’yı tanıtmaya çalışacağım. Avni Paşa, askerî ve sivil kaynaklarda sadece isim olarak geçmektedir. Kimdir? Göreve gelmeden önce ne idi? Görevden alındıktan sonra ne oldu? Bu soruların cevaplarını o dönem üzerine yazılanlarda yeterince bulmak mümkün değil. Oysa, Ahmed Avni Paşa; birçok muharebeye katılmış, çeşitli bakanlıklarda bulunmuş, Millî Mücadele’nin başlangıcında önemli roller üstlenmiş, son padişah Vahdettin’in seryaverliğini yapmış ve “Yüzellilikler” diye bilinen listeye dahil edilmiş tarihî şahsiyetlerimizden birisidir. Sarışın, mavi gözlü, iri vücutlu, iyi silâh kullanan yakışıklı bir asker olan Ahmed Avni Paşa’yı, Saray’da ve sürgünde birlikte olduğu Tarık Mümtaz Göztepe; “Gayet gümrah sesli ve heyecanlı bir asker, nüktedan ve zarif bir zat”[1] olarak tanıtır. Ailesi ve Tahsil Hayatı Avni Paşa, bir asker çocuğu olarak 1878 yılında Batum’da dünyaya geldi. Çok sayıda asker yetiştirmesiyle şöhret bulan Şahinbaş-zâde sülâlesine mensuptur. Babası Süleyman Faik Paşa, dedesi ise Şahinbaş-zâde Süleyman Paşa’dır. Ahmed Avni, hemşehrisi, meşhur asker ve devlet adamı Müşir Şâkir Paşa’nın (Batum/Livana 1855-İstanbul 18 Haziran 1919) kızı Münire Hanım ile evlendi ve bu evlilikten 6 çocuğu dünyaya geldi. [2] Ahmed Avni, 16 Mayıs 1892 tarihinde girdiği Harp Okulu’ndan 1895 yılında teğmen olarak mezun oldu ve Harp Akademisi’ne devam etti. 24 Ocak 1898 tarihinde Akademi’deki eğitim-öğretimini de başarıyla tamamladı ve 1311-b.P.13 sicil numaralı kurmay yüzbaşı rütbesi ile ordu saflarına katıldı. [3] ![]() (Ahmed Avni Paşa) Askerlik Hayatı Kurmay Yüzbaşı Ahmed Avni Bey, ilk olarak Erkân-ı Harbiye Riyaseti Kuvve-i Umumiye kısmına, daha sonra gönüllü olarak Teselya Ordusu Kurmaylığına atanarak 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’na katılmıştır. 18 Mayıs 1898’de kıdemli kurmay yüzbaşı rütbesine yükseltilerek 7 nci Ordu Kurmaylığına, 15 Eylül 1898’de 13 ncü Tümen Kurmaylığına, 8 Eylül 1900’de Genel Kurmay Dairesi’ne atanmıştır. 28 Aralık 1901’de kurmay binbaşı olmuş ve 31 Ocak 1902’de 1 nci Ordu Kurmaylığına getirilmiştir. 16 Nisan 1906 tarihinde kurmay yarbay olan Ahmed Avni, 24 Nisan 1906’da tetkik için Doğu Rumeli Hat Mıntıkasına gönderilmiştir. 18 Mart 1907’de Atik 3 ncü Ordu emrine verilmiş, bu görevde iken 11 Şubat 1908 tarihinde kurmay albay rütbesine yükselmiştir. 11 Ekim 1908’de 1 nci Ordu 2 nci Nizâmiye Tümeni Kurmay Başkanı Vekâletine, 23 Şubat 1909’da 1 nci Ordu 22 nci Nizamiye Tümeni 87 nci Alay Komutanlığına, 31 Mart 1909’da 1 nci Ordu 3 ncü Nizamiye Alayı Komutanlığına, 25 Ocak 1910’da 4 ncü Ordu Samsun Tugayı Komutanlığına getirilmiştir. [4] 10 Ocak 1911’de 9 ncu Babaeski Nizamiye Tümeni Komutanlığına, 1 Şubat 1911’de Mürettep Kuvva-yı Askeriye Umum Komutanlığı Refakatine, 10 Aralık 1911’de tuğgeneral/tümgeneral[5] rütbesine yükseltilerek San’a Tümeni Komutanlığına atanan Avni Paşa, bu görevleri esnasında 1911-1912 Osmanlı İtalyan Savaşı’na ve 1912-1913 Balkan Savaşına katılmıştır. 6 Ocak 1914’de 10 ncu Kolordu Asker Alma Dairesi Başkanlığına tayin edilen Ahmed Avni Paşa, Birinci Dünya Harbi’nin başlaması üzerine 3 ncü Ordu Menzil Müfettişliğine getirildi. Ahmed Avni Paşa Karadeniz Cephesinde Kafkas cephesinde bulunan Teşkilât-ı Mahsusa birlikleri Rus birlikleri karşısında başarısız olmuş, Ruslar bütün kuvvetleriyle hücuma kalkarak Artvin ve çevresini işgale başlamışlardı. Birliklerimiz bozulmuş, bölge halkı ise yoğun bir şekilde hicret etmeğe başlamıştı. Bunun üzerine Trabzon ve Havalisi Teşkilât-ı Mahsusa Kumandanlığı lağvedilerek, 27 Mart 1915 tarihinde bu cephenin komutanlığına, kolordu komutanlığı yetkisiyle Ahmed Avni Paşa tayin edildi. Avni Paşa 5 Nisan’da cepheye gelerek görevine başladı. [6] Cephede durum hiç de iyi değildi. Ordu Teşkilât-ı Mahsusa’yı kontrol altına almak ve nizami birlikler haline getirmek istiyordu. Lazistan ve Havalisi Kumandanı olan Avni Paşa, erkân-ı harp olarak emrine verilen Kara Vâsıf lâkaplı Miralay Vâsıf Bey’le birlikte bu talebi gerçekleştirmek için çalışmalara başladı. Dağılan Teşkilât-ı Mahsusa birlikleri, Teşkilât-ı Mahsusa Alayı adıyla yeniden teşkilâtlandırıldı. Ancak, bu durum Teşkilât-ı Mahsusacıları rahatsız etti. Teşkilâtın reisi Dr. Bahaddin Şâkir, yerine Filibeli Hilmi Bey’i vekil bırakarak gelişmelere müdahale etmek için İstanbul’a gitti. Vekil bıraktığı Hilmi Bey’in kendisine çektiği telgraf; “Avni Paşa ve Kara Vasıf umumi Teşkilâtı Mahsusa’nın nizamiye gibi tanzimine ve sevk ve idaresine memur oldular.” cümlesiyle başlıyor ve “Biz bu kadar zamandan beri çalıştık, çabaladık. Şimdi onlar gelip Teşkilât-ı Mahsusa’ya sahip çıkıyorlar. (…) Biz başkalarının emri altında hareket edemeyiz” cümleleriyle devam ediyordu. [7] Hilmi Bey, ulaşabildiği her makam ve kişiye bu yöndeki düşüncelerini ve duygularını bildirirken, kendisi de Teşkilât-ı Mahsusacı olan Arif Cemil Bey, Hilmi Bey’in bu feryatlarının boşa çıktığını belirterek şu yorumu yapıyor: “Hilmi Bey’in bu feryatları beyhudeydi. O ve Teşkilât-ı Mahsusa’ya tâbi olan zevat askerî vaziyeti lâyıkıyla kavrayamadıkları için kuvvet ve nüfuzun ellerinden gitmesine tahammül edemeyerek sağa sola başvuruyorlar ve gene iktidar mevkiine çıkmaya çalışıyorlardı. Harp bidayetinde çetelerimizin düşman topraklarında faaliyet göstermeleri mevzuu bahisken Teşkilât-ı Mahsusa’nın kendi başına hareket etmesi doğru olabilirdi. Fakat zapt edilen düşman arazisi tutulamadıktan ve Rus kuvvetleri bizim arazimize girmek üzere bulunurken Teşkilât-ı Mahsusa’nın müstakil hareket etmesi askerlik nokta-i nazarından doğru olamazdı. Ordunun düşüncesi düşmanın ileri hareketini tevkif için çare aramaktı. Onun için ta Trabzon havalisinde yeni bir müdafaa hattı hazırlıyordu. Avni Paşa’yı oraya kumandan tayin etmiş ve Kara Vasıf Bey’i de erkân-ı harp reisi yapmıştı.” [8] Mareşal Fevzi Çakmak, cephenin o tarihteki durumunu ve Avni Paşa’nın atanmasını şöyle anlatıyor: “Ruslar 14 Mart 1915 de cepheden taarruz ve yandan hafif donanmalarının yardımı ile Arhavi’yi zaptettiler ve 20 Martta Artvin’e taarruza başladılar. Birkaç gün süren şiddetli muharebelerden sonra Ruslar Şitanke müfrezesini 26 Martta kâmilen Arhavi suyunun gerisine atarak orada durdular. Bundan sonra Liyahof Artvin üzerine tazyikini artırdı. Burada Halit ve Bahaettin Şâkir beyler müdafaa ediyorlardı. 27 Martta Artvin de sukut etmekle Halit Beyin Milo müfrezesi Milo istikametine çekildi. Trabzon cephesi ehemmiyet kesbetmekle 28 Martta [9] Avni Paşa Lâzistan havalisi kumandanlığına tayin olundu. Kara Vasıf, erkân-ı harbiyesine verildi. Emrinde Şitanke Müfrezesi, Teşkilât-ı Mahsusa, Trabzon Seyyar Jandarma Alayı bulunuyordu. Milo Müfrezesi müstakilen hareketle beraber Erzurum’un sol cenahını temin ediyordu. Şitanke Bey hastalanarak cepheden ayrılmıştı.” [10] Çanakkale muharebelerinin zaferimizle sona ermesi ve bu cephedeki birliklerimizin Kafkas cephesine sevki Rusya’yı endişelendirdi. Bu birlikler cepheye ulaşmadan, Trabzon’u ve Erzurum’u biran önce işgal etmek üzere çok sayıda askeri birliğini bu cepheye sevk etti. Rus Çarı, cephe komutanlarına bu iki şehrin çok kısa zamanda ele geçirilmesi talimatını verdi. Bu talimat üzerine deniz üstünlüğünü de ele geçiren Rus birlikleri taarruzlarını aralıksız sürdürürken 3 ncü Ordu Komutanı Vehip Paşa, Sahil Cephesi komutanı Ahmed Avni Paşa'ya Trabzon'u mümkün olduğu kadar uzaktan savunması için emir göndermişti. Birliklerimizin Rize'nin doğusunda bir savunma hattı kurmasına vakit kalmadan Rusların denizden çıkartma yaparak süratle ilerlemesi, sahil müfrezesinin tamamen dağılmasına sebep olmuştu. Rize'nin batısında İyidere boyunca bir müdafaa hattı oluşturulmaya çalışıldıysa da burada ancak 250 kadar er ve iki makineli tüfekten oluşan bir kuvvet toplanabilmişti. Bu kuvvetle Rusları durdurmak ise imkânsızdı. Rus birliklerinin ilerlemeleri Trabzon’un işgal ihtimalini güçlendirmişti. Muhtemel işgale karşı vali Cemal Azmi Bey, şehirdeki erzak ve cephanenin boşaltılması için üç haftalık bir zamana ihtiyaç duyduğunu üst makamlara bildiriyor ve birliklerimizin oyalama muharebeleriyle kendilerine bu zamanı sağlamalarını istiyordu. Avni Paşa elindeki küçük kuvvetle Rusları İyidere boyunda durdurmak için çalışırken Ruslar, 9 Mart 1916’da bir tabur kadar kuvveti denizden İyidere’nin batı yakasına çıkartarak buradaki kuvvetlerimizi kuşatmak istedi. Buna karşılık Avni Paşa’nın, kuvvetlerimize Of'un doğusundaki Baltacı Deresi boyuna çekilmeleri emrini vermesi ve burada yeni bir müdafaa hattı oluşturmaya başlaması Rusların bu girişimini önlemişti. Birinci Dünya Harbi esnasında bölgede cereyan eden en önemli savunmalardan birisi, Of’un Baltacı Deresinde asker-sivil yek-vücud olarak verilmiştir. Avni Paşa komutasındaki bu muharebelere dair, muharebelere bizzat katılmış olan Hasan Umur’un Of ve Of Muharebeleri adlı eserinde önemli bilgiler vardır. Umur, cephenin oluşumu ve yapılan savunma hazırlıkları hakkında şunları yazıyor: “Of Kazasına karşı düşman cephe kurarken, ric’at eden askerlerimiz de aç ve yorgun bir halde, tahminen 2000-2500 kadar, Baltacı Deresinin sol tarafına vâsıl olabildiler. Bu sıralarda idi ki, Avni Paşa, Lâzistan Havalisi Kumandanı sıfatiyle gelip Baltacı Deresini harp hattı olarak kabul ve müdafaa tertibatı almağa başladı. Halbuki daha evvel İyidere (Kalopotamos) nin harp hattı olacağı söyleniyordu. Paşa, Alanosahot (Pazarönü) [11] Köyünde iken müdafaa tertibatının şöyle alınacağı söyleniyordu: Sağ kol Maki Boğazı, zayıf bir kuvvetle müdafaa edilecek, sol kol deniz kenarında Baltacı Deresi’nin sol kıyısında mevzi alacak ve bu kol harbin mukadderatı üzerine müessir olabilecek ehemmiyette olduğundan, fazla kuvvet buraya tahsis edilecekti. Hattın merkezini Korkot (Yırca), Yiğa (Yarlı), Alanosahot (Pazarönü) köyleri teşkil edecek ve bu merkez de harp durumu icabı pek tehlikeli sayılamayacağından hafif kuvvetlerle korunacaktı. 25 kilometre kadar tutan umumi cephe böylece kurulacağına göre, Baltacı Deresi’nin mühim bir kısmını ihtiva eden Hundez, Haksa (Ovacık), Keler, Kono (Yayvanoba), Çalık (Çalek/Sıraağaç), Kalant (Köyceğiz), Kelali (Güresen) gibi köyler harp etmeden düşmana terk ediliyordu. Bilâhare anlaşıldığına göre, harp plânı -icab-ı hâle göre- şu şekle irca edilecekti: Harp hattının sol kanadı tesbit edildiği gibi kalacak, merkez ve sağ kanat hakkındaki karar muvakkat olup -harbin aldığı şekle göre- yavaş yavaş düşmanı oyalayarak, Baltacı Deresi’nin sol koluna meyledilerek, harp hattı -Kırında (Dumlusu ve/veya Dağalan köyleri), Makidanos (Dernekpazarı Ormancık Köyü?), Korkot (Ovacık), Yiğa (Yarlı), Alanolar, Ukşul, Ancibranos (Geçitli) köylerini düşmana bırakmak suretiyle- Hastikos (Kışlacık), Yaranos (Yanıktaş), Yavan (Sugeldi), Miço (Tavşanlı), Balaban köylerinden geçerek Kontar geçidini tutacaktı ve neticede böyle oldu. Bu duruma göre, Çöş Dağı merkezi teşkil edecek, sağında Kontar geçidini müdafaa ederken, Yiğa (Yarlı) köprüsünü müdafaa için de ileri hatlar kurarak istihkâmlar vücuda getirecekti. Sol kanat kaydedildiği gibi yine Baltacı Deresi’nin -deniz kenarında- sol sahili ve harbin talihini tâyin için birinci derecede önemli olarak kalmıştı.” [12] Oflular ve Avni Paşa Rus birliklerinin Trabzon ve Erzurum’u bir an önce işgal için sürekli takviye almaları ve deniz üstünlüğünü ellerine geçirmeleri yöre halkını hicrete mecbur hale getirmişti. Bölgeyi savunmak üzere oluşturulan Lazistan Müfrezesi, çoğunlukla mahalli askerlerden ve yine mahalli milis güçlerinden oluşuyordu. Hicret dolaysıyla bu kişilerin çoğu aile telâşına düşerek birliklerinden ayrıldılar. Ahmed Avni Paşa, mevcudu 700’lere kadar düşen birliğini bölgeyi savunacak güce ulaştırabilmek için yoğun faaliyetlere girişti. Kısa zamanda çevreden asker temin edebilmek için Of müftüsü ve Of ileri gelenleriyle temasa geçti. Kendilerine mektuplar yazarak, mümkünse yüzyüze görüşmeler yaparak bu kimseler vasıtasıyla acilen asker toplamaya çalıştı. Bu cümleden olarak Avni Paşa, 12 Mart 1916 tarihinde Of Müftüsü, Bakkaloğlu Hüseyin Sabri Efendi’ye şu yazıyı gönderdi: LAZİSTAN HAVALİSİ KUMANDANLIĞI Bismillahirrahmanirrahim; Müftü-i kazayı Of Hüseyin Sabri Efendiye Mektup velâl-i selâhiyetimdir. Bu kerre kazay-ı Of'ta mukim ve misafir harp ve darbe veya nakliyat veya inşaat-ı ceriyyeye kudreti vafir bilumum firarî, bakaya ve tebdilhava efrâdının nezd-i fazilânelerine yollanan ve emir ve kararımıza terfik olunan Hacı Haşim Ağa’nın say ve gayreti ve sizin din ve devlet uğrundaki fedakârane faaliyetiniz ile cem ve tarafıma sevk olunmalıdır. Mefrezede ve kapısı önünde çalışmaktan ve emrinize itaatten istinkâf edecek kimseler üzerine dünyanın eşedd-i ceza ve mesaibini yağdırmağa sana selâhiyet-i tamme verdim. Bu gibi kimselerin hanelerini ihrak ve tahrip ve evlât ve ahfat ve akraba-i ve taallükatının nefy ve tazib hususundaki icraatınızı görmek isterim. Veminellahitevfik. 28 Şubat 1331 Paşa, diğer taraftan bütün ilgililere de aşağıdaki tamimi gönderdi: Düşmana karşı mücadele etmek için orduya asker celbi vesair tedbirlerin alınması için Müftü Hüseyin Sabri Efendiye her türlü selâhiyet verildi. Bütün alâkadar makamâtın suret-i katiyyede muzaheret göstermesini beyan eylerim. Ahmed Avni Paşa, çevrelerinden asker toplayarak cepheye göndermeleri için bölgede nüfuz sahibi kişilerden Hacıfazlıoğlu Behram Ağa, Çakıroğlu İbrahim Ağa, Hacıfettahoğlu Abdullah Ağa, Sarıalioğlu Ömer Ağa, Osmançelebioğlu İbrahim Ağa, Çakıroğlu Hasan Efendi ve Tellioğlu Halim Ağa’ya da birer mektup gönderdi. Paşa, besmele ile başladığı mektubunda bu kişilerden mıntıkalarındaki “harbe ve darbe” muktedir kişilerin derhal cepheye gönderilmesini istemekte, bu durumdaki kişileri mıntıkalarında barındıranları ise “mahv ve nâbud kılarım” ifadesiyle tehdit etmektedir. M. Hanefi Bostan’ın fotokopisini yayınladığı mektup şöyledir: Ahmed Avni Paşa’nın Of ileri gelenlerine mektubu (H.Bostan’dan) “Ey Ağalar! Ofluların ilk dâvetimden beru fevç fevç gelmekte olduklarını görüyorum. Müddet yarın akşam hitam bulacağından mıntıkanız dahilinde mukim ve misafir bilumum firari, bakaya veya tebdil-i heva harbe ve darbe kâdir efraddan ferd-i vahid köylerinde bulunmayacaktır. Müddet-i münkazi olduktan sonra bulunacakları kimin mıntıkasında ise anın ha; Ahmed Avni Paşa huzuruna kabul ettiği heyetlere ise; “Burada düşmanla harp edeceğim. Askerlerimle harp etmek isteyenlere silâh vereceğim. Harp etmek istemiyenler olabilir. Onlar da askerlerim için cephane taşısınlar. Bunu da yapamıyanlar olursa, askerlerim için istihkâm kazsınlar. Bunu da yapamam diyenler, askerlerime dua etsinler. Bunu da yapamam diyenleri, vallahi asarım, billâhi asarım.” dediğini Hasan Umur naklediyor. [15] Avni Paşa’nın toplanan halkın yanında askerlerine yaptığı ve dinleyenler üzerinde büyük tesirler yapan şu sözlerini de yine Hasan Umur’un eserinden okuyoruz: “Askerler, sizi sağ cenaha, deniz kenarına gönderiyorum. Orada kahramanca harp edeceksiniz. Her kim bana bir düşman şapkası getirirse, kendisine yirmi kuruş (bir gümüş mecidiye) vereceğim. Bir düşman tüfeği getirene bir altın vereceğim. Bir düşman kulağı getirene beş altın vereceğim.” dedikten sonra müessir bir lisanla şu sözleri ilâve etti: “Askerler, ben bu kadar mükâfat verebilirim. Vatan için harp eden sizlere Allah daha çok şeyler verecektir.” [16] Denizden ve karadan taarruzlarını kesintisiz olarak sürdüren, ateş gücü ve personel üstünlüğüne sahip Rus birlikleri, savunmamızı kırarak 27 Mart 1916 tarihinde Of ve Çaykara’yı işgal ettiler. Birliklerimizin Of’u geri almak için yaptıkları karşı taarruz da netice vermemiş ve Sahil Müfrezesi Sürmene istikametinde çekilmeye başlamıştır. Yaşanan, ancak beklenen bu olumsuzluk üzerine ise, Ahmed Avni Paşa görevinden alınmış ve 31 Mart 1916 tarihinde 10 ncu Kolordu Ahz-ı Asker Heyeti Başkanlığına atanmıştır. Bazı kaynaklar Avni Paşa’nın görevden alınmasını Batumlu olması hasebiyle Gürcü Lejyonuna arka çıkmasına bağlarlar. Ancak, kuruluş amacına hizmet edemeyen ve giderek bu amaçtan uzaklaşan Gürcü Lejyonunun kapatılmasını isteyen ilk teklifin Lazistan ve Havalisi Kumandanı Ahmed Avni Paşa’dan geldiği de bir gerçek. Konuyu araştıran Sadık Sarısaman şu tesbitlerde bulunuyor: “Trabzon Valiliği ve III. Ordu Kumandanlığı tarafından Gürcü Komitesine alet olduğu gerekçesiyle şikâyet edilen Avni Paşa 19 Kasım 1915 tarihli telgrafında lejyonun Milo ve Erzurum taraflarına sevk edilebileceği gibi, lejyon askerlerini dağıtabileceğini de ifade ediyordu. Avni Paşa gerekirse Lejyona yeni asker kaydına engel olacağını da belirtmekteydi.” [17] Avni Paşa, 10 ncu Kolordu Ahz-ı Asker Heyeti Başkanlığından sonra sırasıyla; 8 Ocak 1917’de 4 ncü Kolordu Ahz-ı Asker Heyeti Başkanlığı, 8 Ocak 1917’de 4 ncü Kolordu Ahz-ı Asker Heyeti Başkanlığı, 3 Nisan 1918’de Yıldırım Ordular Grubu Başmenzil Müfettişliği, (11 Haziran 1918’de bu menzil müfettişliğine Kolordu yetkisi verilmiştir.) 12 Ocak 1919’da Nakliye Umum Müfettişliği, Şubat 1919’da 1 nci Kolordu Ahz-ı Askeri Heyeti Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. Nişan ve Madalyaları Ahmed Avni Paşa, katıldığı savaşlar ve askerlik hizmetinde gösterdiği başarılar sebebiyle nişan, madalya ve takdirname gibi ödüller almıştır. Bunlar, özlük dosyasında yer aldığı şekliyle şöyledir: 8 Ağustos 1897’de Yunan Muharebe Madalyası ve bir yıl Yunan Harbi zammı, Bakanlık ve Seryaverlik Görevleri Avni Paşa, 1 Kolordu Ahz-ı Asker Reisi iken 4 Mart 1919 tarihinde kurulan 1 nci Damat Ferit Hükümetinde Nafia Nâzırlığına (Bayındırlık Bakanlığı) getirildi. [18] Bu görevde bulunurken bir süre Harbiye Nâzırlığını da vekâleten yürüttü. 2 Nisan 1919’da Bahriye Nâzırlığına getirildi. 2 nci Damat Ferit kabinesinde de bu görevini sürdürdü. Ahmed Avni Paşa ile bu hükümetlerde Harbiye Nâzırı olarak görev yapan kayın pederi Müşir Şâkir Paşa, ittihatçı veya itilâfçı gibi gruplarında yer almayan kabinenin tarafsız üyeleriydi. [19] Avni Paşa, 15 Nisan 1920 tarihinde Padişah Vahdettin’in Seryaverliğine atandı. Millî Mücadele ve Avni Paşa Mütareke sonrası İstanbul’un işgaliyle birlikte, Anadolu’daki ekaliyetlerin baş kaldırdığına, yer-yer hareketlenmeler olduğuna dair haberler yayılmaya başlamıştı. Bunlar arasında en dikkat çekicisi ise Karadeniz kıyısında kurulmak istenen Rum Pontos devleti hazırlıkları idi. Bu amaçla Etniki-Eterya Cemiyetine paralel olarak gizli Mavri-Mira Cemiyetinin faaliyetlerine dair raporlar da Babıali’ye ulaşmaya başlamıştı. Giderek işgal altındaki İstanbul’dan ülkeyi kurtarma ümitleri azalmaya başlamış, bütün ümitler Anadolu’ya yönelmişti. Anadolu’ya geçmek ve orada teşkilâtlanmak düşüncesinde olan Mustafa Kemal, Ali Fuat ve Kâzım Karabekir paşalar ile Refet ve Rauf beyler bu düşüncelerini gerçekleştirmek için faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Bu faaliyetlerde kendilerine en büyük destekse Bahriye Nâzırı Ahmed Avni Paşa ile Ali Fuat Paşa’nın ağabeyinin kayınpederi olan Dahiliye Nâzırı Mehmet Ali Bey’den geldi. Bu desteği Murat Bardakçı’nın kaleminden aktaralım: “Bahriye Nâzırı Avni Paşa ve Dahiliye Nâzırı Mehmed Ali Bey… İlk hazırlıkları Erenköy’de bir köşkte yapılan ve Samsun limanında sona eren yolculuğun hazırlık aşamasının iki önemli simasıydılar… Ama hep perde arkasında kaldılar, isimlerinden çok az bahsedildi. Avni Paşa, zamanın Harbiye Nâzırı Şâkir Paşa’nın damadıydı; Sultan Vahideddin’in yakın çevresinde tuttuğu emin isimlerdendi ve Mustafa Kemal’le çok öncesinden, dünya harbi yıllarından tanışıyordu. (…) Mustafa Kemal Paşa’yı Dahiliye Nâzırı Mehmed Ali Bey’le bir araya getiren Avni Paşa oldu. Padişahla temas Avni Paşa kanalıyla kurulurken, sadrazamla ilişkileri Mehmed Ali Bey sağladı. Mirliva Mustafa Kemal Paşa’yla beraberindekileri Samsun’a götürecek geminin hazırlatılıp bekletilmesi vazifesi de Avni Paşa’ya düştü.” [20] Rauf Bey, “Kabinede önceleri Bahriye Nâzırı olan Şâkir Paşa’nın yerine de damadı Avni Paşa getirilmişti. Avni Paşa da benim dostumdu” [21] dedikten sonra, Mustafa Kemal Paşa ile Avni Paşa münasebetini şöyle anlatır: “Bir an evvel Anadolu’ya geçmek işini kuvveden fiile çıkarmak için ne yapmak gerektiğini düşünüyorduk. Mustafa Kemal Paşa Harbiye Nâzırı Şâkir Paşa tarafından davet edildi. Şâkir Paşa, Bahriye âzırı Avni Paşa’nın kayınpederi idi. Şâkir ve Avni Paşalara Mustafa Kemal Paşa’yı tanıtan da Mehmet Ali Beydi. Mehmet Ali Bey paşalar arasındaki dostluğu takviye ile, faydalı olacak şekle getirebilmek için gene o günlerde, Avni ve Mustafa Kemal Paşaları davetle biri Serklidoryan’da [22] olmak üzere müteaddit ziyafetler vermişti. Avni Paşa da kayınpederi Şâkir Paşa’ya mütemadiyen Mustafa Kemal Paşa lehine telkinlerde bulunuyordu.” [23] Nihayet Harbiye Nâzırı Şâkir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı bakanlığa davet ederek; Karadeniz mıntıkasında cereyan eden endişe verici olayları tetkik ve icap eden tedbirleri tesbit ve tatbik için Ordu Müfettişliği ihdas edildiğini söyler ve kendisinin bu göreve tayin edildiğini tebliğ eder. Ordu Müfettişi olarak Mustafa Kemal Paşa’ya gerekli bütün yetkilerin verildiği atama kararı 5 Mayıs 1919 tarihli Takvim-i Vekai’de yayınlandıktan sonra hazırlıklar hızlı bir şekilde tamamlanır. Ancak en önemli unsurlardan birisi Mustafa Kemal Paşa komutasındaki heyeti Samsun’a götürecek vasıtadır. O da Bahriye Nâzırı Avni Paşa’nın emriyle temin edilir ve Bandırma Vapuru Kaptan İsmail Hakkı yönetiminde Samsun seferine hazırlanır. Olayın devamını Rauf Orbay’dan dinleyelim: “Sadrazam, 14 Mayıs 1919’da Nişantaşı’ndaki konağında Mustafa Kemal’e bir akşam yemeği verdi. Bandırma Vapuru da Samsun yolculuğuna hazırdı. Ertesi sabah Refet’le buluşacaktım. Gece geç saatlerde Bahriye Nâzırı Avni Paşa’nın telefonu ile uyandım. Kendisinin nezarette olduğunu, çok acele gelmemi rica ediyordu. Öğrendiğim haber beni can evimden vurdu. Bir müddettir, bilhassa İngiliz gazetelerinden takip ederek şüphelendiğim, fakat üzerinde durmadan kaçındığım acı haber Bâbıali’ye de gelmişti. Benimle Mondros’u imzalayan ve İtalyan/Yunan gemilerinin Türk limanlarına giremeyeceğini yazılı olarak taahhüd eden Amiral Galtrop’un kumandasındaki müttefik filosu, altı gündür İzmir Limanında idi ve İzmir Valiliği ve kumandanlığına şehrin Yunanlılar tarafından işgal edileceği resmen tebliği edilmişti. Nasıl oldu bilemiyorum, iradem harici bir hareketle yüksek sesle: “Ahlâksızlar!.. Alacakları olsun!...” cümleleri dudaklarımdan döküldü. Avni Paşa şaşırmıştı. Toparlandım ve cevap verdim:” [24] Rauf Orbay, Avni Paşa’ya Mondros’ta cereyan eden müzakereleri anlatarak, gelişmelerin bu görüşmelerde verilen sözlerin tutulmadığını gösterdiğini ifade eder ve kendisiyle konu üzerinde görüş teatisinde bulunur. Ayrıldıktan sonra ise Mustafa Kemal Paşa’yı telefonla arayarak durumu bildirir ve Avni Paşa ile aralarında geçen konuşmaları aktarır. Ayrıca, Bandırma Vapuru kaptanının yaptığı hazırlıklar ve yol hakkında da kendisine bilgi verir. [25] Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gidişinde Bahriye Nâzırı Ahmed Avni Paşa’nın vatanperverâne çalıştığını, çok önemli katkılarda bulunduğunu, hazırlıkların bütün detaylarıyla ayrı ayrı ilgilendiğini, her konuda yardım ve desteğini esirgemediğini belirterek; “Arkadaşlarımın şahsi ihtiyaçlarını öğrendim ve onların, Bahriye Nâzırı Avni Paşa’nın lütufkâr delâletiyle ellerine ulaşmasını temin ettim” der. [26] Mustafa Kemal Paşa – Avni Paşa Görüşmeleri Mustafa Kemal Paşa’nın yaveri Cevat Abbas Gürer, 11 Mayıs 1937 günü Ankara Halkevi’nde verdiği ve Yeni Türk dergisinin 19 Mayıs 1937 tarihli sayısında yayınlanan konferansında Bahriye Nâzırı Avni Paşa ile Mustafa Kemal Paşa’nın görüşmesini şöyle anlatır: “Birgün bana ‘Cevat’ dedi. ‘Bahriye Nâzırı Avni Paşa’yı görmeliyim. Bunun için lâzım gelen teşebbüste bulun.’ Mustafa Kemal’in bu mülâkattan maksadı şu idi: Damat Ferit Paşa kabinesine Bahriye Nâzırı olarak girmiş bulunan Avni Paşa; Mustafa Kemal’in Yıldırım Ordusunda menzil müfettişi idi. Mustafa Kemal, bu adamı aczinden dolayı vazifesinden affetmişti. Şimdi böyle âciz bir kimsenin nasıl olup da nezaret makamına getirildiğini gözleriyle görmek istiyordu. Temin edilen günde Mustafa Kemal yaveri Cevat Abbas’la Bahriye Nezaretine gitti. Nâzır Paşa ile konuşurken bir aralık bir sefertası getirildi. Bu Nâzır Paşa’nın evinden gönderilen öğle yemeği idi. Nâzır Paşa: ‘Affedersiniz, hem konuşalım, hem ben yemeğimi yiyeyim.’ Dedi ve yemeğe oturdu. Nâzır yemeğini yerken Mustafa Kemal kendisine şu sözleri söyledi: ‘Sizi tebrik ederim. Devletin en büyük makamlarından birini işgal etmiş bulunuyorsunuz. Sizin gibi yüksek adamlar, kıymetlerini gösterebilmek için ancak böyle yüksek mevkiler ihraz etmek fırsatına nail olabilmelidirler. Gerçi ben, zat-ı devletinizi, başka vazifelerde görüp tanımıştım; fakat şimdi anlıyorum ki; kıymetinizi ölçebilmek için sizi bu makamda görmek lâzımmış.’ Bahriye Nâzırının koltukları kabarmıştı. Bu sözlerden pek hoşlandı. Mustafa Kemal’e teşekkür etti.” [27] Görüldüğü gibi Yaver Cevat Abbas, Mustafa Kemal’in Bahriye Nâzırıyla görüşmek istediğini ve bunu kendisinin temin ettiğini ima ederek, Avni Paşa’nın kifayetsizliğine ve evinden sefertası ile getirttiği yemeği misafirlerinin önünde tek başına yiyerek adap dışı bir manzara sergilediğine vurgu yapıyor. Falih Rıfkı Atay ise aynı ziyareti, Mustafa Kemal Paşa’nın ağzından şöyle anlatıyor: “Bir gün Avni Paşa, otomobilini göndererek, beni Bahriye Nezaretine davet etti. Hatta evinden sefertası ile gelen öğle yemeğini de beraberce yedik. Bu saf Nâzırdan bir şeyler anlayabilmek için, ne düşündüğü, vaziyeti nasıl gördüğü hakkında bazı sualler sordum. Hiçbir şeyden haberi olmadığını ilk sözlerinden anladığım Nâzır, iyi şeyler düşündüklerinden, Sâye-i Şahâne’de işlerin iyi olacağından, çok kuvvetli bulunduklarından, İngilizlerle anlaşmak üzere olduklarından bahsetti. Tebrik ettim ve hoşuna gidecek memnuniyet alâmetleri gösterdim.” [28] Mustafa Kemal Paşa’nın ifadesinden, görüşmenin kendi talebi üzerine değil, Avni Paşa’nın bizzat daveti üzerine gerçekleştiği, hatta otomobilini göndererek kendisini makamına getirttiği anlaşılıyor. Ayrıca, ülkenin o zor günlerinde, bir bakanın evinden sefertası ile yemek getirtmesi ve onu, Cevat Abbas’ın ifade ettiğinin aksine, tek başına yemeyerek misafiriyle paylaşması adap dışı bir durum değil, takdire şayan bir davranış olduğu da aşikârdır. Cevat Abbas, Avni Paşa’nın kısa bir süre sonra bu ziyareti iade etmek üzere Mustafa Kemal Paşa’nın Şişli’deki evine geldiğini belirterek şöyle devam ediyor: “Avni Paşa çok telâşlı görünüyordu: -Paşam, dedi. Bizim kabinede Dahiliye Nâzırı olan Mehmed Ali Bey, gayet kıymetli bir arkadaşımızdır. Ona sizden bahsetmiştim. Kendisi sizinle teşerrü (tanışmayı) pek arzu ediyor. Müsaade buyurursanız hemen getireyim. Mustafa Kemal’in muvaffakatı üzerine Avni Paşa çıkıp gitti ve biraz sonra Mehmed Ali Bey ile beraber geldiler.” [29] Cevat Abbas, üçlü görüşmenin ardından Mehmed Ali Bey’in Mustafa Kemal Paşa’yı ertesi günü öğle yemeğine davet ettiğini belirterek; “Mustafa Kemal; Bahriye Nâzırı Avni Paşa’dan başka birinin yemekte bulunmamasını rica ederek daveti kabul etti. Ertesi gün Serkildoryan’ın (Circle D’orient) yemek salonunda dört kişilik bir masa etrafında, Mustafa Kemal’in sağında Mehmet Ali, solunda Avni Paşa oturdular. Mustafa Kemal’in karşısındaki yer boştu. Mehmet Ali, salonun kapısının solunda oturmakta olan bir adamı göstererek: ‘Bu zat, Posta ve Telgraf Müdür-ü Umumisi Refik Halid Bey’dir. Gayet kıymetli bir arkadaşımızdır. Masamızda ihtiyat onun için bir yer hazırlamıştık. Müsaade buyurursanız, gelsin’ dedi. Mustafa Kemal: ‘Henüz kendisini tanımadım. Şimdilik biz bize kalalım’ mukabelesinde bulundu ve bu suretle Refik Halid sofraya çağrılmadı.” [30] Mustafa Kemal Paşa’nın Falih Rıfkı’ya anlattığı hatıralarından; Serkildoryan’daki öğle yemeğinin Bahriye Nezaretinde Avni Paşa ile yapılan görüşme öncesi olduğu ve Cevat Abbas Bey’in anlattığının aksine Mehmet Ali Bey ile daha önceleri de görüştüğü anlaşılıyor. Mustafa Kemal Paşa, Mehmed Ali Bey ile ilişkisini ve 13 Mart 1919’a tarihlenen öğle yemeğini Falih Rıfkı’ın aktarımıyla şöyle anlatıyor: “Meselâ bir aralık Dahiliye Nezaretinde bulunan Mehmet Ali Bey adında bir zat, bir iki defa Şişli’deki evimde beni ziyaret etti. Bu ziyaretinden memnun kaldığını da arkadaşlarına söylemiş. Bir defa da Bahriye Nâzırı Avni Paşa ile gelerek muhtelif mevzular üzerinde benimle konuştular. Artık âdeta ahbap olmuş gibi idik. Bir defa bu zatlar tarafından “Cercle d’Orient” da bir öğle yemeğine davet olunmuştum.” [31] Cevat Abbas’ın, söz konusu yemeğe Refik Halid’in davet edilmesi ile ilgili anlattığı olay, Mustafa Kemal Paşa’nın ağzından aktarılan hatıralarda geçmiyor. Yusuf Hikmet Bayur da, 1963 yılında neşrettiği, Atatürk, Hayatı ve Eserleri adlı kitabında bu olaya yer vermişti. Refik Halid Karay, muhtemelen Cevat Abbas’tan alınarak yaygınlaşan bu iddiayı Bayur’un kitabından öğrendiğinde, tepkisini şu ifadelerle gösterir: “Zira o yemekten hiç haberim olmamıştı. Zaten olsa, vak’a da anlatılan şekilde geçseydi bunu Mine’l-bâb İle’l-mihrâb’da yazmaktan muhakkak çekinmezdim. Aleyhime olan neleri bu hâtırâtta yazmamıştım ki! (…) İsmi anılan Avni Paşa ile Lübnan’da bir zaman komşu idik; daha önce büyük kızını ben evlendirmiştim. Aslen Türk bir Halepli olan müstakbel damadı da ben paşaya götürmüş, tanıtmış, uyuşulmasına çalışmış, mesut ve refahlı bir aile kurulmasını sağlamıştım. Yıllarca süren sohbetler esnasında bahis konusu yemeğin lafı geçmemişti. Geçemezdi, zira ne benim, ne de Avni Paşa’nın böyle bir şeyden malûmatımız vardı. Hem böyle bir şey olsaydı gurbetzede Paşa: -Mustafa Kemal senin sofrada bulunmanı istemedi idi. Galiba senden hazzetmezmiş, nafile af, maf bekleme! Falan gibi konuşmaz mıydı? Ben de bir şeyler söylemez, yazılar yazarak cevaplar vermez miydim? Yazardım, zira 150 kişilik liste içinde benden başka istediğini yazacak bir gazeteci olan ve gurbette de gazeteciliğini ara vermeden devam ettiren kim vardı?” [32] Mustafa Kemal Paşa’nın, Samsun’a hareketten önce Avni Paşa ile aralarında geçen konuşmayı Falih Rıfkı’nın kitabından aktaralım: “Avni Paşa’nın elini tuttum: - Bizi Anadolu’ya götürecek vapur hazırdır, değil mi? Yaverim kurşun kalemi ile Bandırma kaptanına bir emir yazdı, imza edilmek üzere Avni Paşa’ya uzattı.” [33] Mustafa Kemal Paşa da Samsun’a çıkışından hemen sonra Avni Paşa’ya çektiği telgrafta Paşa’nın bu gayretlerine “Yüksek teveccühlerinizle emin ve müreffeh bir şekilde Samsun’a varılmış ve göreve başlanmıştır” ifadeleriyle teşekkür eder. [34] Ahmed Avni Paşa 150’likler Listesinde Avni Paşa, Bahriye Nâzırlığından ayrıldıktan sonra Padişah Sultan Vahideddin’e seryaver olur. Ancak, Ankara hareketini desteklediği için Damat Ferid Paşa’nın baskısıyla saraydan uzaklaştırılır. Dahiliye eski Vekili gazeteci Ali Kemal’in 30 Ağustos zaferi ardından İstanbul’dan kaçırılıp İzmit’te linç edilmesi Avni Paşa’nın ailesi üzerinde menfi tesir yapar. Onun başına da aynı feci durumun gelebileceğinden korkan yakınlarının ısrarlarına dayanamaz ve geçici bir süre için ülkeyi terk ederek, Romanya’nın Köstence şehrine gider. [35] Kızı Fitnat Türkmenelli o günleri şöyle anlatıyor: “Babam Nâzırlıktan ayrıldıktan sonra padişahın yanında onu seryaver yapmak istiyorlar. Fakat Nâzırlık mertebesine gelmiş bir paşanın protokol olarak bu işi yapması uygun bulunmuyor; kendisine Saray Nâzırlığı unvanını veriyorlar. Babamın aslında gönlü Ankara’da, onların başarılı olmasına duacı ve elinden gelen her türlü yardımı yapıyor, ama dedikodu çarkları işliyor tabii. İsmet Paşa, babama haber gönderiyor: “Sarayda bu görevde kalmasın, bize engel oluyor" diye. Halbuki böyle bir şey yok. Ancak babam yine de saraydan ayrılıyor, açıkta kalıyor. Annem korkuyor, bu karışıklıkta çoluğa çocuğa birşeyler olur diye. O sıralar Sultan Vahdettin henüz tahtta. Babamın bir zaafı da, ablasına fazla düşkünlüğü. Sabah Başyazarı Ali Kemal Bey kaçırılıp İzmit’te öldürülünce ablası babama: “Sana da bir şey yaparlar öldürürler, bir süre ayrıl buradan" diye yalvarıyor... O yıllar Romanya ile İstanbul arasında işleyen Prenses Maria diye bir vapur var. Babam ona binerek Köstence’ye gidiyor. Bir ev kiralıyor orada, eş dost kendisine yatak, yorgan, iskemle, masa veriyor. Hatta Romenler kapısına bir de asker koyuyor. Bir süre sonra da annem ve kardeşlerim ile ben Köstence’ye gittim. Babam Avni Paşa asker adamdı, boş durmayı sevmezdi, beraberce Köstence sokaklarını gezerdik. Ağabeyim ise Almanya’da okuyordu, para gönderemediğimiz için o da geri geldi, bize katıldı. (…) Köstence’de biz böyle ailece otururken babama İstanbul’dan bir telgraf geldi. Padişah Vahdettin gelmesini istiyordu... Fakat babamın gitmesine gerek kalmadan birkaç hafta sonra duyduk ki, Padişah İstanbul’dan ayrılmış Malta’ya gitmiş.” [36] Avni Paşa iki sene kadar ailesiyle Köstence’de kaldı. Lozan Antlaşmasının ilgili hükümlerine dayanılarak askerî ve siyasî suçluların yer aldığı, 1 Haziran 1924 tarihli kararnameye ekli Yüzellilikler listesine 7. sırada “Seryâver Avni” adıyla girdi. [37] Artık ülkesine girişi ve orada ikameti yasaklanmıştı. Sanremo’da bulunan Sultan Vahdettin’den davet alınca İtalya’ya gitti ve buraya yerleşti. [38] İtalya günlerini kızı Fitnat Hanım’dan dinleyelim: “Padişahın Arabistan gezisinden sonra babamı Sultan Vahdettin San Remo’ya çağırdı ve babam 3. mevki bilet ile İtalya’ya gitti ve orada bir otelde 15 gün kaldı.. Bir süre San Remo’da kaldıktan sonra babam bize yol parası gönderdi, biz de yanına gittik... Böylece San Remo maceramız başladı... Bir hafta kadar babamın kaldığı otelde kaldık, Almanya’da öğrenimden parasızlık nedeniyle dönen ağabeyim bir bankada iş buldu çalışmaya başladı... Altı kardeş, otel çok pahalı geliyordu. İstanbul’dan eşya satışlarıyla gelen para tükenmek üzereydi... Otelden çıktık Menton’a yerleştik... Osmanlı hanedan ailesinin çoğu şehzadeler, hanım sultanlar hep orada oturuyorlardı... Sonradan Halife Abdülmecit Efendi de oraya gelmişti... Babamın bir evi vardı İstanbul’da, onu sattık, bitirdik parasını... Ama Avni Paşa’nın itibarı vardı; mesela Kan’da (Cannes) bir Arap dostu tepelerde olan villasını kira almadan bizim aileye tahsis etmişti... Babam ise hâlâ otelde kalıyordu, padişaha yakın olmak için.. zaten villaya annem ve kardeşlerim güç sığıyorduk...” [39] Hemen hemen her gün sultanla beraber olan Avni Paşa Vahideddin’in vefatından sonra Avrupa’dan ayrıldı. Ailesiyle birlikte Lübnan’ın sahil kasabası Cünye’ye yerleşti. [40] Ömrünün geri kalan kısmını Refik Halid, Ref’i Cevat ve Dr. Rıza Tevfik [41] gibi ünlü 150’liklerin de zaman zaman kaldığı Cünye’de sefalet içinde[42] geçirirken bir yandan da hâtıralarını yazdı. Refik Halid Karay, vefatından sonra Bir Ömür Boyunca adıyla yayınlanan hâtıratında 150’liklerin akıbetlerinden sözettiği bölümde Avni Paşa ile ilgili; “Avni Paşa’ya gelince: Trabzon’da Ahz-ı Askeri Reisi iken getirilip Nafia Nâzırı yapmışlar. Biçareyi zorla politikaya sokmuşlar. Gurbette defter defter hatıralarını yazıyordu. O da fücceten menfasında gözlerini yumdu; vatanına dönmeye lâyık bir insandı.” diyor ve tamamını okuyamadığı defterlerin akıbetlerini merak ederek soruyor: “Acaba ‘İstiklâl Harbi’nin İç Yüzü ve Üç Yüzü’ isimli hâtıra defterleri ne oldu?” [43] Tarık Mümtaz Göztepe ise Refik Halid Karay’ın sorusuna cevap teşkil edecek şekilde, söz konusu hatıratın Mahmut Muhtar Paşa’nın Mısır’da yaşayan mirasçılarında bulunduğu bilgisini vererek şöyle diyor: “Avni Paşa merhumun Mısır’da Mahmut Muhtar Paşa vereseleri nezdinde mahfuz pek kıymetli gayri matbu hatıraları ise, yalnız bu noktayı değil (Mahmut Muhtar Paşa’nın Sadrazamlığı kabulü kastediliyor), inkılâp tarihimizde belki de ebediyen meçhul kalması mukadder olan pek mühim başka hâdiseleri de aydınlığı altında tenvir edebilecek mahiyettedir.” [44] Ahmet Avni Paşa, Refik Halid Karay’ın da belirttiği gibi sürgünde bulunduğu Cünye’de vatanına hasretini gideremeden 1 Şubat 1934 tarihinde füc’eten (birdenbire) vefat etti. [45] Dipnotlar: 1-Tarık Mümtaz Göztepe, Vahideddin Gurbet Cehenneminde, Sebil Yayınları, 3 ncü baskı, İstanbul 1991, s. 179. “Fırtına Deresi batı sırtlarında, Viçe (Fındıklı)-Hamidiye hattında bulunan Lâzistan Müfrezesi'ne 3 Mart 1916 saat 08.30'da Rus taarruzu başladı. Cepheden taarruz eden iki Rus piyade taburunu, Rus deniz kuvvetlerinden Marya harp gemisi ile 6 muhrip, ateşleriyle desteklemekte. Müfreze cephesi yarıldı. Lâzistan ve Havalisi Komutanı Mirliva Ahmet Avni Paşa da müfreze yanındadır. Müfrezeye Atina (Pazar) deresi batısına çekilme emri verildi. Çekilme emrini vermede geç kalındığından, Rusların şiddetle devam ettirdikleri cephe taarruzu ve Rus gemi toplarının şid¬detle ateş altına aldıkları kıyı yolundan gündüz çekilme olanağı bulamayan Lâzistan Müfrezesi, parça parça, yolsuz, dağlık bölgeye düştü ve Atina Deresi'ne ulaşmada geç kaldı. Rus Komutanlığı Batum'dan harp gemileri korumasında üç nakliye gemisi ile getirdiği iki piyade taburu, 7 Ka¬zak bölüğü ve bir top takımı ile iki makineli tüfeği, 4 Mart 1916 saat 06.00'da Atina doğu ve batısına çıkardı. Lâzistan Müfrezesi, Atina Deresi batı sırtlarını tutma olanağı bulamadığından Mapavri (Çayeli) Deresi batı sırtlarına çekilmektedir. Rus Deniz Kuvvetleri Mapavri ve Rize'yi bombardıman etti. İki bölük kadar bir Rus kuvveti 5 Mart 1916 şafakta Mapavri'ye çıkarıldı. Bu durumda, Mapavri Deresini tutmak mümkün olamayacağından, Rize'nin doğusundaki Taşlıdere'de savun¬maya karar veren Avni Paşa, artçı ve çete muharebeleri ile zaman kazanarak savunmaya elverişli Taşlıdere tahki¬matını geliştirmek ve birlikleri toparlama imkânını bulmak niyetindedir. Mapavri'de kıyıda denize karşı mevzilendirilen iki Şinaydır dağ topundan birisi, Rus gemi topçu ateşi ile tahrip edildi. 3 ncü Ordu Komutanlığı, Trabzon'da bulunan Samsun Jandarma Taburu'nu Lâzistan Müfrezesi emrine gönderdi. Ordu Komutanlığı, Başkomutanlık Vekâleti'nden Yavuz zırhlısı ile bir piyade alayı ve bir dağ bataryasının Trabzon'a gönderilmesini istedi. Rize'ye gelen Samsun Jandarma Taburu Taşlıdere mansabını işgal etti. Rize ve civarındaki Rum ve Ermeniler, birliklerimizin durumu ve çıkarmaya elverişli yerleri kıyıdan işaret ile ve kayıklar ile gemilere giderek Ruslara bilgi vermektedirler. Taşlıdere'de tam bir savunma kurulamadı. Dağılan birlikler toplanamadı. Ruslar, üç muhrip ile korunan bir nak¬liye gemisi ile Rize'ye bir piyade taburu çıkardılar. Müfrezedeki, Rize Sabit Jandarma Taburu da dağıldı. İler¬leyen Rus kuvvetlerini karşılayan Samsun Jandarma Taburu, Rus gemi topçusunun şiddetli ateşi ile dağıldı. Ruslar 6 Mart 1916'da Rize'ye girdiler. Lâzistan Müfrezesi'nde muvazzaf birlik olarak yalnız 8 nci Piyade Alayı 3 ncü Taburu vardır. Diğerleri, teşkilât-ı mahsusa birlikleri ile jandarma taburları erleri, çoğu bölge halkından olduğundan, aileleri kaygısı ile si¬lâhları ile firar etmektedirler. Hâlihazırda tabur mevcutları 200 kadardır. 3 ncü Ordu Komutanı Vehip Paşa, Lâzistan ve Havalisi Komutanı Avni Paşa'ya, Lâzistan Müfrezesi'ne bizzat komuta ederek Trabzon'u mümkün olduğu kadar uzaktan savunmasını ve Rus kuvvetlerini, Of doğusunda, Kalopotamos (İyidere) Deresi'nden batıya geçirmemesini, bunun için milis ve gönüllülerden de faydalanılmasını, müfrezede tek er de kalsa müfrezenin başında bulunmasını kesin olarak emretti. Kalopotamos Deresi batı sırtlarını tahkim etmekte olan Sürmene, Of Müstahfaz erleri de, aile kaygısı ile dağılmışlardır. 7 Mart 1916'da, Lâzistan Müfrezesi Of'ta toplanmaya çalışmaktadır. Kalopotamos savunma mevzii, çeşitli birliklere ait, 230 kadar er ve iki makineli tüfek ile tutulmuştur. Lâzistan ve Havalisi Komutanı, Lâzistan Müf¬re¬zesi'nden artık faydalanılamayacağı kanısındadır. Trabzon'un savunulması için elde yalnız bir depo taburu ile toplanmasına çalışan gönüllülerden başka kuvvet yoktur. Trabzon Valiliği için üç haftalık bir zamana ihtiyacı olduğu, şayet Lâzistan Müfrezesi bu zamanı kazanamazsa Trabzon'daki erzak, cephane ve eşyanın yakılacağını bildirmektedir. Vali, Trabzon'daki erzak ve cep¬hanenin Gümüşhane ve Bayburt'a gönderilmesini de, Rus tehlikesi nedeni ile güvenli bulamamaktadır. Ruslar, 9 Mart 1916'da bir alay kadar piyade ile, Lâzistan Müfrezesi'nden 230 kadar er ve iki makineli tüfek ile savunulan Kalopatamos Deresi (İyidere) batı sırtlarına taarruz ederken, bir tabur kadar kuvveti, dere mansabı batısına çıkardı. Lâzistan Müfrezesi, Of'un doğusundaki Baltacı (Maki) Deresi batısına çekilmek zorunda kaldı. 3 ncü Ordu Komutanlığı, 10 ncu Piyade Tümeni'nden 28 nci Piyade Alayı'nı (1 ve 2 nci Taburları ile) Lâzistan Cephesi'ne göndermeye karar vererek, yürüyüşte bulunan alay, Suşehri'nden Gümüşhane istikametine çevrildi. Çoruh Cephesi'nde henüz bir Rus faaliyeti yoktur. Lâzistan Müfrezesi'nin iyi sevk ve idare edilmediği kanısında bulunan Ordu Komutanı, Çoruh Müfreze Komutanı Binbaşı Halit Bey'i, 28 nci Piyade Alayı bölgeye gelinceye kadar, Lâzistan Müfrezesi'ne komuta etmek üzere Lâzistan Cephesi'ne gönderdi. Halit Bey 15 Mart 1916'da Lâzistan ve Havalisi Komutanlığı Karargâhı'na vardı. Midilli kruvazörü ile İstanbul'dan getirilen 200 mevcutlu bir piyade bölüğü Tirebolu'ya çıkarılmış ve bölük Trabzon'a gelmiştir. Ordu Komutanı Vehip Paşa, 28 nci Piyade Alay Komutanı Alman Binbaşı Hunker Bey'e Trabzon'u savunma görevi verdi. Hunker Bey'in emrindeki birlikler, 28 nci Piyade Alayı (1 ve 2 nci Piyade Taburları ile Mt. Bölüğü) bir dağ bataryası (10 ncu Kolordu'dan ve bir mantelli bataryası ile (ordudan) 5 adet 15 cm.'lik kaletopu (Trabzon'da) ve bağımsız piyade bölüğü (Tirebolu'dan Trabzon'a gelen) dür. Hunker Bey Trabzon'a yetişinceye kadar Ruslar Trabzon'a girmiş bulunursa, müfreze Trabzon güneyindeki geçitleri kapayacak; şayet mümkün görülürse Trabzon'u geri alacaktır. Hunker Bey müfrezesi şimdilik harekât bakımından ordu emrindedir. Trabzon'u savunma görevi alan 28 nci Piyade Alayı, 1 nci Taburu ile Ardasa (Torul) da 2 nci Taburu ile Hamsiköy'dedir. Ordu emri ile alayın geride bulunan 3 ve 4 ncü taburları bulundukları yerde ordu emrinde kaldı. Morali bozuk 1300 kadar muharipten oluşan Lâzistan Müfrezesi karşısındaki Rus kuvvetleri, Trabzon'a birbuçuk günlük yürüyüş mesafesindedir ve Trabzon'a iki günde gelebilir. 28 nci Piyade Alayı ise (1 nci Tabur Ardasa'da) Trabzon'a Ruslardan iki gün sonra varabilir. Binbaşı Hunker Bey taburlardan seçilen 200 kadar erden bir bölük kurdu. Bölüğün belgelerdeki adı "Güzide Bölük"tür. Bu bölük, çekilen askeri durdurmak ve düzene sokmak için iki günde Trabzon'a yetişmelidir. Ardasa (Torul) Trabzon'a 90 km. kadardır. Alay Komutanı Hunker Bey, 16 Mart 1916 sabahı Ardasa'dan (Torul) hareketle aynı gün saat 19.00'da Trabzon'a vardı. Güzide Piyade Bölüğü bir makineli tüfek takımı ile 16 Mart 1916'da Ardasa'dan hareketle 17 Mart 1916 akşamı Trabzon'a vardı. Rus Sahil Müfrezesi derlenip toparlanmak, dinlenmek ve takviye almak maksadı ile Baltacı Deresi doğusunda durmakta. Lâzistan ve Havalisi Komutanı'ndan süratle Of'a gelmesi emrini alan Hunker Bey, 19 Mart 1916'da motorlu bir kayık ile Trabzon'dan Hamurkân'a (bugünkü Sürmene) geldi ve aynı gün saat 21.00'de Of'a gelerek Lâzistan Müfreze Komutan Vekilliği görevine başladı. 28 nci Piyade Alayı Müfrezesi de, 24 Mart 1916'da Baltacı Deresi savunma mevziinde Sus Dağı'nda görev aldı. Baltacı Deresi batı sırtlarında 20 km. kadar cepheyi, toplam 3000 kadar muharip piyade savunmaktadır. Mevzi zayıftır.” (Genelkurmay Başkanlığı tarafından yayınlanan , Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi-Kafkas Cephesi-Üçüncü Ordu Harekâtı, Cilt: II, Ankara 1993 adlı eserin 191-208’nci ve 254-261). Of Muharebeleri hakkında geniş bilgi için, Hasan Umur (Hasan Umur, Of ve Of Muharebeleri, İstanbul 1949) ve Altay Yiğit’in (Altay Yiğit, Doğu Karadeniz Muharebeleri -Birinci Cihan Savaşında-, Trabzon 1950) eserlerine bakılabilir.(İ.H.) 7-Arif Cemil, I. Dünya Savaşında Teşkilât-ı Mahsusa, İstanbul 1997, s. 236-237. 19-Bkz. Mevlanzâde Rıfat, Türkiye İnkılâbının İçyüzü, Pınar Yayınları, İstanbul 1993, s. 233. 35-Kamil Erdeha, Yüzellikler üzerine yazdığı eserde, Avni Paşa için; “Kurtuluş savaşından sonra, İngilizlerin yardımıyla Mısır’a kaçtı” demektedir ki gerçeklerle tamamen terstir. (Bkz. Kamil Erdeha, Yüzellilikler yahud Millî Mücadelenin Muhasebesi, İstanbul 1998, s.177.) “Bir süre daha Kan’da, Marsilya’da oturduk. Maddi sıkıntılarımız daha da artmıştı. Bunun üzerine yakın akrabala¬rımızın bulunduğu Lübnan’a gittik ve orada Cünye denilen sakin bir tatil kasabasında yerleştik. Osmanlı Hane¬danı’ndan pek çok kimse oraya sığınmıştı. Zaten Cünye’nin havası İstanbul’u hatırlatıyordu. Filozof Rıza Tevfik, Refik Halit Karay, bazı şehzadeler, hanım sultanlar bu civarda yerleşmişlerdi. Lübnan halkı da bize çok iyi davranıyor, saygı gösteriyordu. Yıllar sonra 150’liklerin affı çıkmasına rağmen babam Türkiye’ye dönmedi, fevkalâde alınmıştı hakkındaki karara.” (Yılmaz Çetiner’in aynı röportajı) 41-Yüzelliliklerden Ali İlmi Fâni, Cünye’de bulunan Rıza Tevfik’e yazdığı 14 Şubat 1932 tarihli mektubunda “Avni Paşa hazretleriyle muhterem Necib, Sabri, Sabih Beylere lütfen hürmetlerimin iblâğına müsaade bulurulmasını rica eylerim efen¬dim.” demektedir. (Bkz.:Ali İlmi Fâni, Bir 150’liğin Mektupları, (Yayına Hazırlayanlar: Doç. Dr. Abdullah Uçman, Dr. Handan İnci), İstanbul 1998, s.60. Kaynakça: Ali İlmi Fâni, Bir 150’liğin Mektupları, (Yayına Hazırlayanlar: Doç. Dr. Abdullah Uçman, Dr. Handan İnci), İstanbul 1998 İsmail HACIFETTAHOĞLU Her hakkı saklıdır. Yazarının ve Serander.Net'in izni olmaksızın alıntı yapılamaz, kullanılamaz. Bilgi için: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Favorilerinize ekleyin
Bu yazıyı e-posta ile gönder
Hit: 4047 Geri dönüş(0)
Yorum (2)
![]() Yorum
|